Al Green artık müzik dünyasında kutsanmış biri gibi karşılanıyor; soul müziğinin en tanrısal seslerinden birine sahip insan muamelesi gören sanatçı, her çalışmasıyla ‘dünyaya yeni bir albüm daha gönderdi’ şeklinde yorumlanıyor. Ancak bazı çevreler var ki, onların da hedefinde yer alıyor Green. Yetmişlerin ortasında soul kariyerine aniden son vererek kilise şarkıları söylemeye başladığında hakkında çok şey konuşuldu. Ruhani şarkılar söylemediği için bazıları tarafından eleştirildi. Yanıtı ise basitti; “İnsanlar sadece pazar günleri yaşamıyor; bunun pazartesisi, salısı, çarşambası da var”.
Yetmişlerin başında, Green’i dünya yıldızı yapan ‘Let’s Stay Together’ adlı şarkı, tüm zamanların en iyi soul klasiklerinin başında yer alırken; keza aynı yıllarda çıkan birkaç albüm ise onu dünyanın gelmiş geçmiş en iyi erkek soul vokallerinden biri yapmıştı. Sonra yıllar onun adını sildi, süpürdü; ta ki, bundan iki yıl önce “I Can’t Stop” albümü çıkana dek.
Altmışına basan soul efsanesinin müzik geçmişi ellili yılların sonuna uzanır. Dokuz yaşında babasının gospel topluluğu Green Brothers’a katılarak Amerika’nın güneyini dolaşan Green, 1968’de Soul Mates ile ilk ününü yakalamıştı. Birbiri ardından gelen hit şarkıların ardından 1974 yılında eski bir kız arkadaşının saldırısına uğramış; bu saldırı sonucu kendi vücudunda ileri derecede yanık izleri kalırken, eski kız arkadaşı ise intihar etmişti. Bu şokun etkisiyle kendini dine adayan ve Memphis’te bir kilisede vaaz vermeye başlayan Green, aradaki 30 yıl içinde, iki bir şey yapmaya çalışsa da pek bir işe yaramadı. Akıllarda kalan tek şey, arada bir göründüğü Ally McBeal dizisinin birkaç bölümü oldu.
1979 yılından itibaren sadece dini temalı şarkılar söylemeye başlayan Green, kariyerinin ikinci baharını 30 yıl sonra “I Can’t Stop” ile yakalayacaktı. Sesinin insanı aşka davet eden o gizemli cazibesi halen yerindeydi. Yalnız söylemekte fayda var ki, bu yeniden başarı hikayesinin tek mimarı Green değildi; ikinci kahraman 75 yaşına ve kötüleşen sağlığına rağmen yıllar yeniden yapımcılık koltuğuna oturan Willie Mitchell idi. İkili Dr Jekyll ve Mr Hyde gibiydi; biri din adamlığından gelerek dünya kültürünün benimsemiş, diğeri eğlence dünyasında feleğin çemberinden geçmişti. Mitchell ile yıllar sonra gerçekleştirdiği ilk dünyevi albüm “I Can’t Stop” sonrasında Green, geçtiğimiz günlerde yine akıl hocası ile ikinci Blue Note albümünü yayımladı; “Everything’s OK”.
İki yıl öncesinin “I Can’t Stop”ındaki bazı temaları burada yeniden gündeme getiriyor Green. Yıllar geçtikçe bırakın sesini yitirmeyi, daha da olgunlaşan sanatçı, burada bir adım daha atıyor; çılgın çığlıklar, zor nidalar, temiz ve zor falsettolu güzel oyunlar yapıyor. İnsanı sallanmadan bırakmayan ‘Build Me Up’, yüksek enerjili ‘Nobody But You’ gibi tempolu şarkılar, ‘Perfect to Me’, ‘Real Love’ ve ‘All the Time’ gibi yaylıların hakimiyetindeki tatlı baladlar, Green’in etkileyici okuyuşuna verilebilecek en iyi örnekler. Joe Cocker klasiği ‘You Are So Beautiful’ın yumuşak yorumu dikkat çekiyor. Yaylılar, nefesliler, tuşlular, uyarlamalar; hepsi Green’in tutkulu tenor sesine hizmet ediyor.
Haziran-eylül 2004 arasında Mitchell’in ünlü Royal stüdyosunda (yani Green’in yetmişli yıllardaki hit şarkılarını çıkardığı yerde) kaydedilen albüm, Memphis efsaneleriyle dolu; basçı Leroy Hodges ve geri vokallerde Trio Rhodes, bir zamanların ölümsüz wah-wah gitarcısı Charles ‘Skip’ Pitts ve saksofoncu Andrew bunlardan bazıları. Nitekim “Everything’s OK” sadece güçlü bir albüm değil aynı zamanda güç veren de bir albüm. Green hangi şarkıyı söylerse söylesin gözleri pırıltı dolu; kalbinin derinliklerinden söylediği dizeler sıra dışı, tınılar ise kusursuz.
İki ortak yetmişlerin siyahi alt kültürünü, günümüzün rengi olmayan (ancak sınıfı belli) üst kültürüne aktarıyor. İki soul devinin elinden çıkan izlenimci şarkı sözleriyle bezenmiş albüm, ne aşırı nostaljik olmasıyla zamanını gerisinde kalma riski taşıyor, ne de nostalji dozunu abartarak sulu sepken, ucuz bir çalışmaya dönüşüyor. Her şey kıvamında, ölçüler dengeli ve bıçak sırtı hassasiyetinde. Mitchell’ın yön gösterici tavrıyla gerçekleşen organik yapımcılığı, Green’in zamanın gerisinde kalmayışının sigortası. “Everything’s OK”, tam bir Green & Mitchell klasiği.
Mucizevi ikili tüm şarkıları büyük bir maharet ile kotarıyorlar; yetmişli yılların siyahi nostaljisini, günümüzün yaşam ve ilişki koşullarına ustaca uyarlıyorlar. Yaratıcı bir modern soul anlayışı ile hamuru yeniden yoğuruyorlar. Al Green tüm inanmış müzik kaçıklarının ruhuna iyi gelecek..