Başlık: Bir tuhaf Fransız kadını
Fransız popu 20 yıl önce rockçılar arasında hafife alınan, hatta çoğunlukla alay edilen bir konuydu. Bu günlerde ise hemen herkesin arşivinde bir Serge Gainsbourg ya da Edit Piaf; hiç olmadı bir tane Jane Birkin albümü var. Bunlar işin artık ele ayağa düşmüş harcı alem markaları. Oysa bizim şimdi burada söz edeceğimiz kişi ise, birinci sınıf bir aykırı Fransız popçusu; Brigitte Fontaine. Gerçekleştirdiği akıl dışı ortaklıkların yanı sıra, minimal folk müziğinden, avant-funk’a kadar birçok türü alnının akıyla işleyen, hepsini o kendine has şiirsel ve anarşist bakış açısı içinde eriten kadının adı Brigitte Fontaine.
Küçük bir dünya tiyatrosu
1966 yılındaki şimdi ‘osuruktan’ olarak hatırladığı 12 şekerli pop şarkısından oluşan “Douze Chansons D’avant Le Deluge”u saymazsak, Brigitte’in müzikal kariyeri 68 Paris olaylarıyla birlikte, arzulu bir atağa kalktı. Maceracı günleri anlatan ürkütücü folk denemesi “Brigitte Fontaine Est…Folle”, Paris Undergroundu’nun kraliçesinin şarkılarının alışılmadık, şiirsel, sanatsal, çok sık şaşırtıcı olduğunu gösteriyordu. Bu başarı yaratıcılığına engel olmadı, çünkü o bir deli. Hakaret değil, övgü anlamındaki bu lakabı herkes ona uygun görmüş; o da itiraz etmemişti. Ama yine de sonradan bu albüm üç noktası yoruma açık kalsın diye “Brigitte Fontaine est…” adıyla çıkmıştı. Dinleyenler cümleyi ‘alışılmadık, kusursuz, eşsiz’; ama aynı zamanda deli olarak tamamladı.
Brigitte 1939 yılında Morlaix’da doğmuş ve büyümüş. Anne ve babası amatör tiyatro oyuncularıymış ve çok gecikmeden küçük Brigitte’e bu virüs geçmiş. İçine kapanık kız okul sonrasında Paris’e taşınır ve hocası Julien Berteau’un yanında oyunculuğa başlar. Oyunculuk rüyası, kıskanç erkek arkadaşının karşı çıkmasıyla bitse de, Beuglants denen yerde şarkı söylemeyi başarır. Burada, daha sonra 40 yıl devam edecek olan sanatsal aşk ve nefretinin kaynağı Jacques Higelin ile tanışır. Birlikte 1964 yılında Maman J’ai Peur’u sahnelerler. İçinde şarkılar olan bir Happening çalışmaydı bu. 1967’de ilk plakları “20 Chansons D’avant le Deluge” çıkar. Brigitte için kelime oyunları ve rahatsız edici ya da büyüleyici sıçramalar yapan işler işte o zaman başlar.
Sonraki yıl “Comme à la Radio” ile bambaşka bir şey denemesi sanatçının tipik davranışlarından biriydi. Özgür cazın öncü topluluklarından Art Ensemble of Chicago ile çalınmıştı albüm. Bu dönem Higelin’in askerlik arkadaşı Areski Belkacem ile tanışan Brigitte, onunla etle kemik oldu; yanı sıra hem hayat hem de sanat arkadaşı. 1969 yılı, davulcu ve şarkı yazarı Areski ile uzun sürecek bir ortaklığın başladığının sinyallerini verdi. “Tüm zamanların en iyi kompozitörüdür o” diyordu ve ekliyor: “Mozart’dan sonra”. Areski, onun bir çok şarkısının bestecisi ve içindeki ikinci sesidir. Art Ensemble of Chicago’nun yorulmak bilmeyen doğaçlarının albüme katkısı büyüktür.
1971 yılında “Brigitte” albümü yayınlanır. Dağınık bir otobiyografi incelemesini andıran içeriği ve uzay çağı kapak resmiyle albüm; yavaş yavaş gözden kaybolan hippi dönemine hoşça kal derken, geleceği kucaklamak adına şiddetli bir istek barındırır.
Hayatın soluğunu dinlemek
70’li yılların başını ikisi çok mutlu geçirdiler. Sonra 1973 yılında TV’de yayınlanan bir programda Brigitte, medya kariyerini kendi elleriyle yok etti. Bu programdaki ‘tehlikeli’ sözleri nedeniyle, Fransa başbakanı, Brigitte’in 10 yıl boyunca televizyonda herhangi bir programa çıkmasını yasakladı. 75’de “Le Bonheur” isimli albüm çıktı. Birlikte çok seyahat ettiler, tiyatro sahnelediler ve 93 parça kaydettiler. Bu albümler belki unutulmaz değildi belki, ama önemli sayıda deneysel ve kendine has değerli parçayı barındırıyordu. 70’lerin sonu ve 80’lerin başları biraz tembel geçti Brigitte için.
İngiltere’de pek bilinmeyen bir isim değilken, Stereolab’le kaydettiği bir 45’lik ve Sonic Youth’la verdiği Paris konseriyle tekrar gün ışığına çıktı. En sonunda 2002 yılında Noir Desir ve David Pajo gibi yeni kuşaktan dostlarının birer şarkıda gözüktüğü albümü “Kekeland” yayımlandı.
Minimalizmden Eklektisizme
Brigitte’in yeni albümü “Rue Saint-Louis-en-l’le”deki parçalarda, onun iç dünyasının en karanlık yerlerinde dolaşan hüzün, öfke, nefret ve acı bir arada. 1968’deki ilk solo albümünü müzikal anlamda şiddetli, parlak renkli taş baskılara benzetecek olursak, bu 11 parça için oldukça pastel diyebiliriz. Daha önceki sert çizgiler erimiş, yerine sonbahar renklerinde, bağımlılık yapan bir armoni gelmiş; ama aynı şekilde yine hastalık, çürümüşlük ve delilik yok değil.