<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Murat Beşer &#187; Cumhuriyet Dergi</title>
	<atom:link href="http://www.muratbeser.com/category/cumhuriyet-dergi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.muratbeser.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 07 Jul 2011 18:58:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Cazda imaj ve kadının değişen yüzü</title>
		<link>http://www.muratbeser.com/cazda-imaj-ve-kadin/</link>
		<comments>http://www.muratbeser.com/cazda-imaj-ve-kadin/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Mar 2005 06:00:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>mbeser</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cumhuriyet Dergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muratbeser.com/?p=148</guid>
		<description><![CDATA[Bir an Archie Shepp’in sahnedeki tiyatral bileşenlerini ya da Ornette Coleman’ın çalarken bıyık altından gülümsemesini düşünün. Ayrıntı gibi gözüken, ama sanatçı hakkında fikir yürütürken insanı oldukça etkileyen bu tip özellikler, imajın en az sanatçının müziği kadar önemli olduğunu gösteriyor; onun nasıl göründüğünü, algılandığını ve sınıflandırıldığını tanımlıyor. Hangisinin kişisel tarz, politik duruş, hangisinin gerçek ya da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir an Archie Shepp’in sahnedeki tiyatral bileşenlerini ya da Ornette Coleman’ın çalarken bıyık altından gülümsemesini düşünün. Ayrıntı gibi gözüken, ama sanatçı hakkında fikir yürütürken insanı oldukça etkileyen bu tip özellikler, imajın en az sanatçının müziği kadar önemli olduğunu gösteriyor; onun nasıl göründüğünü, algılandığını ve sınıflandırıldığını tanımlıyor. Hangisinin kişisel tarz, politik duruş, hangisinin gerçek ya da imaj unsuru olarak hesaba katılacağını söylemek zordur, çünkü eğer imaja dönük bir müzisyenseniz, sahnede iken üzerinizde duran elbisenin, bir daha değiştirilmemek üzere giyildiğini iyi bilirsiniz. Örneğin bir kez özgür caz yaptıysanız, artık münzevi biri olarak görülmekten kaçmanız olanaksızdır.</p>
<p><span id="more-148"></span></p>
<p>Caz çıkış gerekçeleri açısından tam bir sanattı; bir yanıyla bugün de öyle, ama öte yanında büyük bir sektör. Yani her şeyin para ile alınıp satıldığı bir dünya. O nedenle satılık mallar rafında imaj çok önemli. Videolarda, vücudunu cömertçe sergileyen kadınlar ve birçok kadını olan erkekler liste başını tutan imajlar. Pop kaynaklı olan bu imaj formatı, son 10 yılda caz müziğini de oldukça yakından ilgilendiriyor.</p>
<p>Büyük plak şirketleri içinde bulundukları kriz ortamını aşabilmek için, pop müziğinin kullandığı pazarlama tekniklerini ilk önce bayan cazcılar üzerinde uygulamayı denedi. İlk dikkati çeken isim de, altın plak ödülünü aksesuar olarak boynuna takmış caz piyanisti ve solisti Diana Krall idi. Krall yaşça yolun yarısını geçmiş biri olmasına karşın, mini etek ve dekolte giysileriyle genç yetenekler kategorisinde yarıştırıldı. Kendini güzel ses ve görüntüye endeksleyerek bar cazı yapmaya şirket yöneticileri tarafından ikna edilen Krall, kariyerinin saygın geçmişini, işe daha dün başlamış biri gibi davranma riskiyle sürdürdü. Hatırlanacağı üzere Krall, yıllar önce de cılkı çıkmış isimlerin cirit attığı Yıldızlı Geceler kapsamında Rumeli Hisarında konser vermişti.</p>
<p>Devrim diye lanse edilerek atılmış bu ticari adımın sonraki örneklerinden biri yine caz piyanisti olan Patricia Barber oldu. O biraz daha entelektüeldi, ayrıca lezbiyendi. Popülizmden uzak durmaya, müziğine 18. yüzyıl şairlerinden esintiler taşımaya çalışmasına ve post-modern oyunlar sergilemesine rağmen o da, içeriğinden ziyade cazibeli görüntüsü ile yüksek satış rakamlarına ulaştı.</p>
<p>Cazın en genç yıldızı, Amerikalı Jane Monheit ise, tam bir seksi club şarkıcısı imajı ile çıktı piyasaya. Yeni Diana Krall olma yolunda işe başlayan Monheit, dindar bir aileden gelmesine, hatta kendisinin de muhafazakar olmasına karşın, dekolte elbiseleri ve dar eteklerin içinde kıvranan kalçaları ve güzel fiziği ile çakıldı dinleyicilerin hafızasına.</p>
<p><strong>İki cesur yeni yüz; Madeleine Peyroux ve Amy Winehouse</strong><br />
Cazda daha bir sürü versiyon isim ile yaklaşık bir 10 yılı dolduran bu kadın imajı, biraz sektörel biraz da değişen toplumsal durum nedeniyle yolun sonuna gelmiş gibi görünüyor. Genç kuşak cazcı bayanlar, bu imajı değiştirmek için şimdi bu imaja duydukları tepkiyi kullanıyor ve daha eskilere -cazın sokaklarda yaşadığı günlere- giderek, eski değerleri ve mirası sahipleniyorlar.</p>
<p>Bu kapıyı 70’li yıllarda Joni Mitchell zorlamış; hatta biraz aralamış, ancak tam olarak açamamıştı. 30 yaşındaki caz şarkıcısı Madeleine Peyroux, özel yaşamında oldukça mutlu biri. Yaşamına özenle dahil ettiği herşey onunla birlikte gülüyor. Odasına astığı eski kabare yıldızlarının posterleri ve demode kahve fincanları, yaşamını bir parçası olarak dünya görüşünü çok iyi özetliyor. Bu dünyanın içinde mutlulukla karışık büyük ölçüde melankoli ve geçmişe özlem var. Peyroux’un yeni albümü “Careless Love”, bu münzevi, biraz da sinik yaşamın ta içinden ürediği için, içindeki şarkıların tamamı da yarı felsefi monologlordan oluşuyor.</p>
<p>Georgia’da doğan ve Amerika’nın ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde yaşayarak büyüyen Peyroux, daha 16 yaşında iken The Lost Wandering Blues &#038; Jazz adlı bir topluluğa katılmış ve Paris’in tarihin küfünü bir parfüm gibi taşıyan sokaklarında sokak şarkıcılığı yapmış. Yani müzik işine ‘business’ kafasıyla değil, duygu yoğunluğu ve heyecanı nedeniyle gönül vermiş; ki bu ruhu hiç bir zaman yitirmemeye gayret göstermiş. Onu ayakta tutan şey Edith Piaf’dan Amerikan caz tarihinin köşe taşlarını oluşturmasına karşın, yaşamlarını yoksulluğun pençesinde sürdürmeye çalışan bar şarkıcılarının yaşam hikayeleri olmuş.</p>
<p>Peyroux’un ilk albümü “Dreamland” ile yenisi arasında tam sekiz yıl var. Sırf bu bile ticari kaygının onun için geri planda kaldığının göstergesi. Eğer Peyroux arzu etseydi bu ilk albüm ile sektör pompası Norah Jones ve Joss Stone’u bile kıskandırabilirdi bu albüm ile; çünkü içinde genç kuşağın en yetenekli müzisyenleriden gitarcı Vernon Reid’ten piyanist Cyrus Chesnut ve saksofoncu James Carter’a kadar uzanan büyük yıldızların eşliği söz konusuydu. Aynı şekilde Peyroux’un yeni albümü de benzer cazibelere sahip. Basit swing melodilerinden, standartlara uzanan kompozisyonlarda, Bob Dylan ve Leonard Cohen’e parmak ısırtacak güzellikle folk-caz şarkıları var. Bu onun sıradan bir singer-songwriter olarak tanınmasına neden olduysa da, zaman bazı değerleri teslim edecek gibi görünüyor.</p>
<p>Joss Stone’un üzerine oynanan pazarlama oyunları bile, Amy Winehouse’ın parlamasına gölge düşüremedi. İkisi İngiliz yeni soul müziğinin genç isimleri olduklarından de aynı kulvarlardaydılar. Stapel’li 20 yaşındaki leydinin, dudaklarını arasından dökülen ilk notalar bile onun ne aseptik bir R&#038;B bebeği ne de nota sportmeni olmadığını ortaya koyuyor. Winehouse’da tıpkı Peyroux gibi kanlı canlı hakiki sokaktaki insan. Bu yanıyla ona İngiltere’nin Jill Scott ve Erykah Badu’ya yanıtı demek yanlış olmaz.</p>
<p>R&#038;B kategorisi kaliteli albüm bir kaç yılda bir çıkıyor. Winehouse’ın “Frank” adlı albüm çalışması, gerçekten de son yılların en iyi R&#038;B caz albümü. “Franz” sahip olduğu derinlik ve soul ruhu ile son yılların en güzel sürprizi. Ani çıkışına karşın, Badu kadar deneyimli, Scott kadar özgüven sahibi ve Lauryn Hill gibi otoriter görünmesi çok şaşırtıcı. Seksi çağrışımlarla dolu şarkı sözleri, bu konuda at oynatan herhangi bir yıldızdan çok daha derinlikli.</p>
<p>O her ne kadar yukarıda sayılan meziyetlere gerçekten sahip olsa da, büyük yıldızlara benzetilmekten onur duyamayacak kadar da mütevazı. Çünkü o her fırsatta ne benzetildiği sanatçıları, ne de Nina Simone ya da Billie Holiday gibi isimleri yalayıp yutmadığını dile getiriyor. Yine aynı şekilde, örneğin bir caz klasiği olan ‘(There is) No Great Love’, eski Billie Holiday kayıtlarını andırıyor olsa da, yine de bugünün dirimselliğini dile getiriyor.</p>
<p>Henüz öğrenciyken pop müzikten hoşlanan, yanı sıra hip-hop ve soul dinleyen Frank Sinatra hayranı (albümün adı “Frank”) Winehouse, kişisel çabaları ile kendini yetiştiren biri.</p>
<p>Kim ne derse desin, yukarıda iki örneği verilen iki caz sanatçısının dahil olduğu kuşağın modellerini, cazın sokak kadınlarıyla doğrudan ilişkisini kabul ettiren Billie Holiday, cazı güzel sanatlar olarak gören Sarah Vaughan ve cazın ilerici-devrimci olduğuna vurgu yapan  Abbey Lincoln, gibi zengin açılı isimler oluşturuyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muratbeser.com/cazda-imaj-ve-kadin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Geçmiş için fırsat; Nat King Cole</title>
		<link>http://www.muratbeser.com/nat-king-cole/</link>
		<comments>http://www.muratbeser.com/nat-king-cole/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Feb 2005 06:00:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>mbeser</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cumhuriyet Dergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muratbeser.com/?p=150</guid>
		<description><![CDATA[Arada bir anne babalarımızın gençliğinde neler dinlediğini, nelerle kendilerinden geçtiğini ya da sevdiklerine kendilerini hangi şarkılarla ifade ettiklerini mutlaka düşünmüşsünüzdür. Hatta bunu anlamak için onların plak koleksiyonlarını karıştırdığınız bile olmuştur. İşte orada en fazla karşınıza çıkma olasılığı bulunan plaklardan birinin sahibi de efsane caz şarkıcısı Nat King Cole’dur. Nat King Cole, 1942 yılında Capitol Records [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Arada bir anne babalarımızın gençliğinde neler dinlediğini, nelerle kendilerinden geçtiğini ya da sevdiklerine kendilerini hangi şarkılarla ifade ettiklerini mutlaka düşünmüşsünüzdür. Hatta bunu anlamak için onların plak koleksiyonlarını karıştırdığınız bile olmuştur. İşte orada en fazla karşınıza çıkma olasılığı bulunan plaklardan birinin sahibi de efsane caz şarkıcısı Nat King Cole’dur.</p>
<p><span id="more-150"></span></p>
<p>Nat King Cole, 1942 yılında Capitol Records ile kontrat imzalayan ilk sanatçılardan biri. Kaydettiği 150’den fazla single ile kırılan rekor, Capitol Records’un tarihinde diğer hiçbir sanatçısı tarafından kırılamadı. Hatta sadece bu nedenle bir aralar şirketin ismi “The House That Cole Built” olarak anıldı. Cole, 1965 yılında akciğer kanseri nedeniyle öldüğünde Capitol Records, o zamana kadar dokuz milyondan fazla Nat King Cole albümü sattığını duyurdu. Cole’un katalogu her yıl bir milyonun üzerinde albüm satışı ile büyümeye devam etmekte.</p>
<p>Ölümünden 40 yıl sonra, geçenlerde “The World of Nat King Cole” adıyla piyasaya sürülen toplama, adı neredeyse caz tarihi ile özdeşleşmiş bulunan ve gelmiş geçmiş en ünlü caz piyanisti sıfatına sahip olan sanatçının eğlence sektöründeki uluslararası kariyerine ışık tutan bir belgesel niteliğinde. Bu kapsamlı retrospektif onun en başarılı çalışmalarından 28 tanesini kapsıyor. Bunların arasında ‘Ramblin Rose’, ‘Smile’, ‘Send For Me’ ya da ‘Unforgettable’da var. Tamamı yeniden temizlenerek kaydedilmiş; üstelik de sıralaması ve repertuarı açısından diğer “Best Of”lara hiç benzemiyor. Kendi üçlüsü dışında Cole’a eşlik eden orkestralar arasında Stan Kenton ve George Shearing’e ait olanlar dikkat çekiyor. Cole bir ‘Unforgettable’ yorumunda kızı ile düet yapıyor.</p>
<p>Cole hayranları şimdi 28 Şubatta piyasaya çıkacak aynı adlı DVD’yi sabırsızlıkla bekliyorlar. Bunda Stevie Wonder, Quincy Jones, Harry Belafonte, Natalie Cole, BB King gibi isimlerle yapılmış söyleşiler var. DVD’nin amacı özel bir yeteneğin Capitol Records’daki büyümenin tarihini anlatmak. “O müzisyeninden sanatçısına, ünlü sporcusundan artistine tüm katmanlardan insanları etkiledi” diyor EMI Music Marketing Müdürü Philip Quartararo. Gerçek adı Nathaniel Adams Coles olan Cole, aradan geçen zamana karşın halen büyülemeye ve insanları kendine hayran bırakmaya devam ediyor. Başarısı yaşamını müziğe adamasından ve Capitol’un büyük bir şirket olmasından da kaynaklanıyor tabii.</p>
<p>Yaşam boyu süren bu ün, aynı zamanda politik bir başarı hikayesini de içeriyor. Çünkü O 1950’li yıllarda eğlence dünyasında tüm ırkçı sınırları aşabilen, ayrıca kendi televizyon programı olan ilk ve tek Afro-Amerikan. Sadece beyaz insanların müşteri olarak içeri alındığı yerlerde çalmayı reddetmesi, ırkçılıkla mücadelede örnek davranıştır. Babası önce kasap olarak daha sonra da kilisede çalışmış biri; annesi ise kilise orgu çalarmış. Cole daha çocukken annesinden piyano çalmayı öğreniyor ve daha sonra da kilise korosunda şarkı söylüyor. Aldığı tüm müzik eğitimi de bu kadar. İlk angajmanlarını Chicago’da yapıyor. Louis Armstrong ve Fletcher Henderson gibi alanın profesyonellerini kopya ediyor ve 1937 de ilk defa kendi üçlüsünü kuruyor. Bu üçlü ile 11 yıl boyunca ABD’de turnelere çıkıyor. Pek az kişiye nasip olabilecek “King”, caz piyanistine müzikal başarısından dolayı takılmış lakap. Sahip olduğu cazibe ve yumuşak ses sayesinde, pop ve rock’n roll dönemlerinde şarkıcılıkla ikinci bir kariyere sahibi oluyor. Cole, ‘Mona Lisa’ ya da ‘Stardust’ gibi parçalarla dinleyicinin kalbine girmekte hiç zorlanmıyor ve bu yumuşak dalga denen dönemden sonu gelmek bilmeyen yükselişi için faydalanmayı biliyor. Kızı Natalie ile yaptığı düet sayesinde tıpkı şarkının adı gibi kızı da unutulmaz oluyor. “Unforgettable”, 1952’de daha az önemli bir hit iken sonradan oturtulan kadın sesi ile, 1992’de “Best Record Of The Year” Grammy ödülüne götürüyor onu. Parçanın solosu ile düeti arasındaki farkı kendiniz değerlendirebilirsiniz çünkü yeni çıkan albümde her ikisi de yer alıyor. Cole sadece müzik tarihine değil aynı zamanda Amerikan vatandaşlık hakları hareketine etkisiyle ülkenin politik tarihe adını yazdırmasıyla tanınır.</p>
<p>Bu toplamanın yayınlanmasıyla birlikte Amerika’da, büyük bir bağış kampanyası yürürlüğe girdi. Kızı Natalie Cole tarafından takip edilen ve Cole adına yapılan bağışlar, kar amacı gütmeyen bir kurum tarafından Amerikan devlet okullarında müzik bölümlerinin geliştirilmesi ve yeni kuşağın eğitilmesi için harcandı. Aynı zamanda ilgili kuruluşlar olan Estate, EMI ve VH1 “Save The Music”e bağışta bulundular. Amerikan devlet okullarındaki müzik eğitimin iyileştirilmesini kendisine görev edinen bu organizasyon, 1997’deki kuruluşundan bu yana 80 Amerikan şehrindeki 1200 okula yaklaşık 30 milyon dolarlık müzik enstrümanı satın alıp dağıttı.</p>
<p>Eh! Şimdi sıra bizde; ayrıca plaklarını dinlemenize izin vermeyen anne ve babalarını anlamak için de iyi bir fırsat.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muratbeser.com/nat-king-cole/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir kez daha çal Peel (John Peel anısına)</title>
		<link>http://www.muratbeser.com/john-peel/</link>
		<comments>http://www.muratbeser.com/john-peel/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Feb 2005 06:00:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>mbeser</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cumhuriyet Dergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muratbeser.com/?p=149</guid>
		<description><![CDATA[“Dinleyicilerimin kim olduğunu hayal ederken, hep genç bir tip geliyor aklıma. İşte ben hep o tip için çalıyorum. Bunu yaparken de çok fazla konuşmama gerek yok; parçanın adını ve kime ait olduğunu söylemem yeterli. Dinleyenin yalnız olmadığını düşünmesi için başka bir şey bilmesi gerekmiyor.” Böyle açıklamıştı onu her zaman genç tutan içindeki radyoculuk tutkusunu John [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Dinleyicilerimin kim olduğunu hayal ederken, hep genç bir tip geliyor aklıma. İşte ben hep o tip için çalıyorum. Bunu yaparken de çok fazla konuşmama gerek yok; parçanın adını ve kime ait olduğunu söylemem yeterli. Dinleyenin yalnız olmadığını düşünmesi için başka bir şey bilmesi gerekmiyor.” Böyle açıklamıştı onu her zaman genç tutan içindeki radyoculuk tutkusunu John Robert Parker Ravenscroft ya da herkesin onu tanıdığı adıyla John Peel.</p>
<p><span id="more-149"></span></p>
<p>Tüm zamanların en büyük, en önemli ve en etkileyici radyo DJ’i olan Peel, 25 Ekim 2004 günü bir iş gezisi için bulunduğu Peru-Lima’da geçirdiği kalp krizi nedeniyle yaşamını yitirdi.</p>
<p>John Peel adını 60’lı yıllarda –o zamanlar korsan yayın yapan- Londra Radyosu’nda iken uygun görmüştü kendisine. Burada İngiliz dinleyicilerine bir gemiden sesleniyordu, çünkü henüz yasal değillerdi ve yakalanmamak için yerlerini sürekli değiştirmeleri gerekiyordu. Kaçak yaşamdan bir süre sonra sıkılan Peel, 1967 yılında BBC’ye geçti; sözleşmesi altı aylıktı, ama tam 37 yıl sürdü bu hikaye.</p>
<p>Bu süre zarfında yüzlerce topluluk keşfetti; onları destekledi ve neredeyse tamamını ünlü yaptı. Bir çoğunun şarkılarını ilk defa radyoda çalan kişi oldu Peel. Onun tezgahından geçenler arasında müzik dünyasının zirvelerine kadar tırmanmayı beceren The Grateful Dead, Velvet Underground, Pink Floyd, T. Rex, Roxy Music, David Bowie, Pulp, The Undertones, Sex Pistols, The Smiths, The Fall, New Order, Nirvana ve Blur gibi isimler vardı.</p>
<p>Hiçte abartılı bir sıfat değil; Peel, popüler müziğin zevklerinden sorumlu bir kültür otoritesi idi. O gün radyoda neyi çalmış ve tanıtmış ise, yarın o topluluk gündeme oturuyordu. Ağzından çıkan cümleler, hikmetinden sual olunmaz birer kanun gibiydi adeta. Çalışma biçimi ise bir devlet radyosu için oldukça sıra dışı ve bir devrim niteliğindeydi.</p>
<p>Herhangi bir radyo için intihar anlamına gelecek müzikleri büyük bir cesaretle davet ediyordu programına. Hem de ‘prime time’ gibi en can alıcı saatlerde. Üstelikte eklektik yapılı programlarında belli bir türler arası yumuşak geçiş gibi klasik bir düzeni yoktu; parçaların aralarında ya da ortalarında ileri geri konuşmuyor, bir death metal parçasından, eski bir blues ya da bir Rus halk şarkısına, sonra da rahatlıkla bir Alman tekno örneğine geçiyordu. Bu kendinden eminlik ve seçimlerindeki tam isabet, onun başarısının sırrı oldu.</p>
<p>Peel’in BBC’deki radyo gösterileri, tüm zamanlarda 16 yaş altındakilerin en çok ilgi gösterdiği programlardı. Hayalini kurmak bile çok zor: 65 yaşında bir adam MTV’nin ticari bombardımanını, izlenmesi kolay içi boş magazin programlarını, toplumun genel beğenilerinin altını çizen ucuz yapımları, aradaki kuşaklar arası kültürel çatışmaları hiçe sayıyor ve bir başka dünyanın insanlarını büyük bir maharetle peşinden sürüklemeyi beceriyordu. Her önermesi yazıya dökülmemiş bir kanun gibi, kuşaklar arası buzulları kırıyor, her kuşaktaki insanın alışkanlıklarını ve ezberledikleri doğruları değiştiriyordu. Sadece bildikleri müzikleri dinleyerek odasının perdelerini dış dünyaya kapatan orta yaş bunalımlı erkek ve bayanlar ilk ondan dinledi ve sevdi punk, hip-hop, tekno ve drum’n bass müziğini.</p>
<p>“Toplumun genel olarak ekonomik ve politik bunalımlar yaşadığı belirsizlik zamanlarında, kültürel ve sanatsal açıdan istikrarlı bir şeylerin arayışına girmelerini anlayışla karşılıyorum. Eğer bunu pop kültürünün bir parçası olarak görüp de mainstream (ana akım) eğilimlerde buluyorlarsa, bu hiç yoktan iyidir” diye düşünen Peel, işini hiç bir zaman mainstream pop olarak görmedi. Çünkü onun işi günlük gazete çıkarmak gibi zor ve yoğun emek isteyen bir çabaydı. Durup dinlenmeden yeni heyecanlar keşfetmek ve bulduklarını paylaşarak üretmek mecburiyetindeydi. Her zaman insanların eski gazeteleri değil, günlük haberleri okumak istediklerinin bilincindeydi.</p>
<p>Adını taşıyan “Sessions” plakları serisi, gerçek bir gereksinimden doğmuştu. İngiltere’de 1988’e değin İngiliz Müzisyenler Sendikası, radyo istasyonlarında en çok çalınan albüm ya da şarkılardan hatırı sayılır derecede bir pay alıyordu. Tüm maddi sıkıntı çeken müzisyenlerle birlikte aynı fikirde olan Peel, bu anlamsız ve sömürücü kurala uymamak için, programına davet ettiği topluluklara canlı olarak hiç çalınmamış şarkılarını ya da bilinen şarkıların alternatif versiyonlarını çaldırıyor; sonra bunları “The John Peel Sessions” başlığı altında plak olarak bastırıyordu. Bu başlıkla plakları çıkan yüzlerce isim arasında Jimi Hendrix, Syd Barrett, The Cure, The Smiths, Nirvana, Smashing Pumpkins gibileri vardı.<br />
Peel’in tedavisi mümkün olamayan ve yaşamını şekillendiren müzik tutkusu, ilk olarak Elvis Presley’nin ‘Heartbreak Hotel’ini dinlediği zaman başlamıştı. Bu parçayı ilk kez radyoda dinlediğinde sadece şarkıya ve sanatçıya ilişkin değil, şarkının radyoda çalınıyor olmasına karşı içinde büyük bir ışık yanmıştı. Bu önüne geçilemeyen radyo romantizmi, onun yaşamı boyunca radyo ve müzik tutkunu sevimli bir manyak olmasına yol açmıştı. Kısa sürede dünyanın her plak bulunabilecek noktasına giden, Suffolk’daki evinin bahçesinde bulunan kulübede yüz binlerce plağı depolayan deli bir plak avcısı haline gelmişti. Onun bu tutkusu bütün korkunç hırsına rağmen onu, gerçeküstü bir kimliğin, çocukça, delice ve sempatik bir masumiyetin de sahibi yapmıştı. On binleri bulan plak koleksiyon için, zamanında evini genişletmek zorunda kalan Peel, bu arşivi yaşamı boyunca elleri ile bir bir toplayarak oluşturmuş; ayrıca her plağın üzerinde kendi elleri ile özel notlar düşmüştü. Üç asteriks ‘bu plağı kesin programda çal’ demekmiş.</p>
<p>Bir Amerikan radyosu ölümünün ardından onun plak koleksiyonu için 1 milyon sterlinin üzerinde teklif vermiş, ancak menajer Clive Selwood ise bu koleksiyonun ‘paha biçilemez’ olduğunu söylemişti.  Peel en son 2.2 milyon euro avans veren bir yayınevi için otobiyografik bir yazı yazmıştı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muratbeser.com/john-peel/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dans, tutku ve toplumsal bilinç; Antonio Gades</title>
		<link>http://www.muratbeser.com/antonio-gades/</link>
		<comments>http://www.muratbeser.com/antonio-gades/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Aug 2004 06:00:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>mbeser</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cumhuriyet Dergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muratbeser.com/?p=147</guid>
		<description><![CDATA[Bazı sanatlar vardır ki yaşamını burjuvazinin içgüveyliğinde sürdürmelerine karşın, insan onuruna ters akıntıya kürek çeken sanatçılar yetiştirirler. İşte dans sanatının yıldız flamenkocusu Antonio Gades, bu konuda ayrıksı bir örnek olarak kızıl bir bayrak gibi yükselir. Antonio Gades 20 temmuzda yaşama veda etti. Uzun süredir hasta olmasına rağmen, geçen kasım ayında son düşlerinden birini gerçekleştirmek için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bazı sanatlar vardır ki yaşamını burjuvazinin içgüveyliğinde sürdürmelerine karşın, insan onuruna ters akıntıya kürek çeken sanatçılar yetiştirirler. İşte dans sanatının yıldız flamenkocusu Antonio Gades, bu konuda ayrıksı bir örnek olarak kızıl bir bayrak gibi yükselir.</p>
<p><span id="more-147"></span></p>
<p>Antonio Gades 20 temmuzda yaşama veda etti. Uzun süredir hasta olmasına rağmen, geçen kasım ayında son düşlerinden birini gerçekleştirmek için teknesiyle Küba’ya yelken açmıştı. Atlantik’i 30 günde geçti. Orada, yıllardır arkadaş olduğu kumandan Fidel Castro ile buluştu. Bu seyahatte sadece tecrübeli iki denizci ve bir de doktor vardı yanında. Kanser nedeniyle beş defa ameliyat olmuştu Gades. Bu türden bir deniz yolculuğunu da en son 1992’de yapmıştı. Zorlu yolculuk için bu sefer özellikle Küba’yı seçmişti, çünkü burası, -sınıfsız bir dünya hayali ile özdeşleştirdiği topraklar- onun en büyük hayaliydi. Bu hayalin verdiği güçle kapitalizmin salyalı savunucularına karşı “Küba hakkında anlattıkları koca bir yalandan başka bir şey değil” diye haykırıyordu bu yolculuğa çıkmadan önce.</p>
<p><strong>Sanatçı değil devrimci sanatçı</strong><br />
Antonio Gades; asıl adı Antonio Esteve Rodenas. Tüm dünyada İspanyol flamenko dansının en büyük isimlerinden biri olarak tanınıyor. Ancak bu eksik ve eksik olduğu için de haksız bir ün; çünkü o dünyanın en büyük dansçı ve kareograflarından biri olmasının yanı sıra, sanatıyla ezilen sokaktaki adamın temsilcisi olmayı seçen, konser salonlarında sanatını altınlarını şıngırdatan soylulara değil, dünyanın gerçek sahipleri olan emekçilere adayan, açık komünist kimliği ile büyüklüğünü kanıtlayan biriydi.</p>
<p>16 Kasım 1936’da Alicante’de doğan Gades’in babası taş işçiliği de yapan, ailesini zar zor geçindiren bir duvarcıydı. Gades, ailesine katkıda bulunmak için 11 yaşında çalışmaya başladı. Bir yandan sokaklarda gazete satıyor ve bir yandan da çıraklık yapıyordu. İlk kez flamenko dansçısı Pilar Lopez’in yönettiği bir gösteriyi seyrederken, kendisindeki önüne geçilemeyecek dans tutkusunun farkına vardı. İlk gerçek dans gösterisine, Madrid’de bir bayan flamenko dansçısı tarafından keşfedildiği yer olan  Circus Price’da çıktı.</p>
<p>Dansa başlayış nedeni öncelikle karnını doyurmaktı. Onun zamanında yoksul olan çocukların aşağı yukarı üç kurtuluş yolu vardı. Boğa güreşçiliği ya da boksörlük yaparak hayatını ortaya koymak veya dansçı olmak. Önce özel bir dans okulunda derse başlayan Gades daha sonra, içindeki tohumları atan dönemin ünlü siması Pilar Lopez’den ders aldı. 1963’te kurduğu “Compagnie Antonio Gades” ile Franco döneminde özellikle ispanya dışında çalışıyor, ama İspanya’da rejime karşı yapılan gösterileri de kaçırmıyordu. Franco’nun faşist İspanyasında, flamenkonun içini boşaltarak statükonun hizmetine sokanlarla arasına, sahnedeki kişilikli duruşuyla çok kalın bir çizgi çekti. Franco’nun ölümünden sonra bir süre ulusal baletlerin başkanlığını yaptı. Ancak kısa süre sonra kendi projeleri dahilinde çalışmayı tercih etti.</p>
<p>Kariyerinin nasıl başladığını soranlara “damarlarımda sanat değil açlıktan oluşmuş bir kansızlık dolaşıyordu” ya da “fakir insanlar o dönemde sadece boğa güreşçisi olarak ya da dans ederek bir yere varabiliyorlardı” türünden yanıtlar veriyordu. Gades, özellikle İspanyol sinema yönetmeni Carlos Saura ile birlikte yaptığı Kanlı Düğün, Carmen ve Kanlı Aşk gibi filmlerden sonra ismini sıklıkla duyurdu. Saura ile birlikte yaptıkları işler için Gades daha sonra ‘adeta İspanyol müzikalini yarattık’ demişti. 80’li yılların başında flamenkonun durmak bilmeyen, uluslararası yayılma yaşamasına neden oldu.</p>
<p>Ancak o dünyanın dört bir yanındaki izleyicilerini mucizevi dansları ile büyülemekle yetinmedi; onlara örgütlü mücadele içindeki sanatın nasıl yoksulluğun üzerindeki karabasanı kaldırabileceğinin estetiğini anlattı. Sanatının üstünde parlayan sınıf mücadelelerinin şavkına işaret etti. Son düşü olan Don Kişot’u sahnelemek, Azrail’in vizesine takıldı.</p>
<p><strong>Kül ve Toprak</strong><br />
Gades, Fidel Castro’nun dostu bir komünist olarak yaşadı ve öldü. Katalan Komünist Partisi’ni ve İspanya işçi sınıfının onurlu mücadelesini ölene kadar maddi ve manevi açıdan destekledi. Gades yıllardır umutsuz bir hastalığın pençesinde kıvrandı; mide, bağırsak ve ciğer kanseriydi.<br />
Bir buçuk ay önce Havana’ya uçarak Castro’dan en büyük devrim nişanını alan Gades, ölümünden 10 gün önce Raul Castro’ya yazdığı mektupta “Küllerime iyi bakın. Sen, komünizmin en iyi temsilcisisin. Benim acım, komünizme daha fazla hizmet edemeden ölmek” diyordu.<br />
Ölümünün ardından isteği üzerine külleri ile dolu olan bir çömlek, üç kız çocuğuyla birlikte Havana’ya giden eşi tarafından Küba ordusunun düzenlediği askeri törenle yetkililere teslim edildi. Gades’in külleri, Castro’nun 1959 Devrimi’nde Sierra Maestra Dağları’nda hayatlarını kaybeden gerillalar için yaptırdığı anıt mezara konulacak.</p>
<p>Eğer tarihi değiştirebilecek gücü kendinde bulan insana inanıyorsak, sınıf mücadeleleri sürdüğü sürece Gades’in tutkulu dansını alkışlamaktan nasıl vazgeçebiliriz ki?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muratbeser.com/antonio-gades/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Solo saksofon öksüz kaldı; Steve Lacy</title>
		<link>http://www.muratbeser.com/steve-lacy/</link>
		<comments>http://www.muratbeser.com/steve-lacy/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Jun 2004 06:00:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>mbeser</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cumhuriyet Dergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muratbeser.com/?p=152</guid>
		<description><![CDATA[Efsanevi Amerikalı caz saksofoncusu Steve Lacy, 4 haziran günü 69 yaşında kansere yenik düştü. Ölümü medyada fazla yankılanmadı, üstelik ondan altı gün sonra ölen popüler caz piyanisti Ray Charles, gündemi belirleyince hepten unutuldu. Lacy sağlığında da popüler olmaktan titizlikle kaçındı. Amerikalı olmasına karşın, 50’li yılların ortalarında terki diyar eyleyerek Avrupa’ya yerleşti. Uyumlu bir evlilik içinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Efsanevi Amerikalı caz saksofoncusu Steve Lacy, 4 haziran günü 69 yaşında kansere yenik düştü. Ölümü medyada fazla yankılanmadı, üstelik ondan altı gün sonra ölen popüler caz piyanisti Ray Charles, gündemi belirleyince hepten unutuldu.</p>
<p><span id="more-152"></span></p>
<p>Lacy sağlığında da popüler olmaktan titizlikle kaçındı. Amerikalı olmasına karşın, 50’li yılların ortalarında terki diyar eyleyerek Avrupa’ya yerleşti. Uyumlu bir evlilik içinde sanatına adanmış, mütevazı bir yaşam sürdü.</p>
<p>Devrimci müzisyen Sidney Bechet’nin etkisi altında büyüyen Lacy’nin ilk enstrümanı klarnet; ilk kaydı ise altosuyla eşlik ettiği 1941’deki Duke Ellington şarkısı ‘The Mooche’ idi. 21 yaşındayken esen dixieland fırtınasının peşine takıldı, zamanının en önde gelen müzisyenlerinin yanında çalma fırsatını yakaladı. Bunlardan Thelonious Monk, hamurunun yoğrulmasında en etkili isim oldu. Lacy, sanatı boyunca savunduğu estetik değerlerin tohumunu onun yanında ekti. 60’ların ortalarında doğaçlamanın kolektifleşmesine karşı doğan bir akımın içinde, tıpkı çağdaşı tromboncu Roswell Rudd gibi, doğrudan dixiland müziğinin serbest üslubundan beslenerek yaptığı eşliksiz soloları ile başı çekenlerden biri oldu Lacy. Soprano saksofon ile modern caz yapan ve sesleri tersine üfleyerek –yani enstrümanından hava emerek- ses çıkaran ilk müzisyendi. Dixiland geleneği içinden gelen, merdivenin aradaki bebop ve cool basamaklarını atlayan, doğrudan özgür caza terfi eden ve Monk’u en iyi özümseyen beyaz müzisyendi Lacy.</p>
<p>1966’da Amerika kıtasını turladı, politik kargaşa nedeniyle Roma’ya göçtü ve modern klasikleri yorumlayan Musica Elettronica Viva dörtlüsünde yer aldı. 1970 yılında Paris’e yerleşti; böylece yaşamında özgür caz ve doğaçlamalar dönemini açtı; çalışmalarını melodi ve ton üzerinde yoğunlaştırdı. Denebilir ki, bu anlamda Monk’un bayrağını bıraktığı yerden devraldı. Lacy, Avrupa’nın göçmen müzisyenleri arasında en Avrupalı olanıydı. Hayatını İsveçli şarkıcı Irene Aebi ile birleştirmesi, onun Avrupalı kimliğini daha bir pekiştirdi. Bu evlilik eşinin avangard sanata olan yakınlığı nedeniyle çalışmalarına yazınsal bir boyut getirdi; edebiyat ve felsefe dışında görsel sanatlar ve dans ile ilgilenmeye başladı. Eşinin seslendirdiği Herman Melville, Robert Creeley, Gregory Corso ve Lao Tzu şiirlerine enstrümanı ile eşlik etti. Çeşitli dansçı, ressam ve koreograflarla işbirliği yaparak bu çalışmaları zenginleştirdi. Bu dönem çıkardığı ‘The Bath’ ve ‘The Gleam’ gibi işler, onun avangard zekasının en iyi örnekleri oldu; saksofonda geliştirdiği tonlara, ilhamını Hemingway romanlarından alan doğaçlamalar eşlik etti. 1992’de MacArthur ödülü aldı, iki yıl sonra saksofon deneylerini yazdığı kitabı Findings’i çıkardı. Fransız Hükümeti’nden kültür elçisi olarak tanındı. Aynı yıl karısını ve iki kardeşini bir kazada yitirdi. Fransa’da yaşadığı vergi sorunları nedeniyle Amerika’ya döndü ve en son 2002’de Brookline’e yerleşerek New England Konservatuarı’nda öğretim üyeliğine başladı.</p>
<p>Çok ilginç ve çağdaşlarına benzemeyen bir mirası var Lacy’nin. Kariyeri boyunca sıklıkla solo saksofon ve Amerikalı piyanist Mal Waldron ve Japon davulcu Masahiko Togashi gibi ilginç ortaklarla duo çalışmalar yapan Lacy, arkasında yaklaşık 300 parçalık bir arşiv ve yirminin üzerinde solo albüm bıraktı. Cazda solo enstrüman geleneğinin önemli bir halkası olarak anıldı hep. Vasiyetini görmedik, ama canı gibi sevdiği saksofonu ile birlikte gömüldüğünü tahmin ediyoruz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muratbeser.com/steve-lacy/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

