Cazda imaj ve kadının değişen yüzü

by · Mart 6, 2005

Bir an Archie Shepp’in sahnedeki tiyatral bileşenlerini ya da Ornette Coleman’ın çalarken bıyık altından gülümsemesini düşünün. Ayrıntı gibi gözüken, ama sanatçı hakkında fikir yürütürken insanı oldukça etkileyen bu tip özellikler, imajın en az sanatçının müziği kadar önemli olduğunu gösteriyor; onun nasıl göründüğünü, algılandığını ve sınıflandırıldığını tanımlıyor. Hangisinin kişisel tarz, politik duruş, hangisinin gerçek ya da imaj unsuru olarak hesaba katılacağını söylemek zordur, çünkü eğer imaja dönük bir müzisyenseniz, sahnede iken üzerinizde duran elbisenin, bir daha değiştirilmemek üzere giyildiğini iyi bilirsiniz. Örneğin bir kez özgür caz yaptıysanız, artık münzevi biri olarak görülmekten kaçmanız olanaksızdır.

Caz çıkış gerekçeleri açısından tam bir sanattı; bir yanıyla bugün de öyle, ama öte yanında büyük bir sektör. Yani her şeyin para ile alınıp satıldığı bir dünya. O nedenle satılık mallar rafında imaj çok önemli. Videolarda, vücudunu cömertçe sergileyen kadınlar ve birçok kadını olan erkekler liste başını tutan imajlar. Pop kaynaklı olan bu imaj formatı, son 10 yılda caz müziğini de oldukça yakından ilgilendiriyor.

Büyük plak şirketleri içinde bulundukları kriz ortamını aşabilmek için, pop müziğinin kullandığı pazarlama tekniklerini ilk önce bayan cazcılar üzerinde uygulamayı denedi. İlk dikkati çeken isim de, altın plak ödülünü aksesuar olarak boynuna takmış caz piyanisti ve solisti Diana Krall idi. Krall yaşça yolun yarısını geçmiş biri olmasına karşın, mini etek ve dekolte giysileriyle genç yetenekler kategorisinde yarıştırıldı. Kendini güzel ses ve görüntüye endeksleyerek bar cazı yapmaya şirket yöneticileri tarafından ikna edilen Krall, kariyerinin saygın geçmişini, işe daha dün başlamış biri gibi davranma riskiyle sürdürdü. Hatırlanacağı üzere Krall, yıllar önce de cılkı çıkmış isimlerin cirit attığı Yıldızlı Geceler kapsamında Rumeli Hisarında konser vermişti.

Devrim diye lanse edilerek atılmış bu ticari adımın sonraki örneklerinden biri yine caz piyanisti olan Patricia Barber oldu. O biraz daha entelektüeldi, ayrıca lezbiyendi. Popülizmden uzak durmaya, müziğine 18. yüzyıl şairlerinden esintiler taşımaya çalışmasına ve post-modern oyunlar sergilemesine rağmen o da, içeriğinden ziyade cazibeli görüntüsü ile yüksek satış rakamlarına ulaştı.

Cazın en genç yıldızı, Amerikalı Jane Monheit ise, tam bir seksi club şarkıcısı imajı ile çıktı piyasaya. Yeni Diana Krall olma yolunda işe başlayan Monheit, dindar bir aileden gelmesine, hatta kendisinin de muhafazakar olmasına karşın, dekolte elbiseleri ve dar eteklerin içinde kıvranan kalçaları ve güzel fiziği ile çakıldı dinleyicilerin hafızasına.

İki cesur yeni yüz; Madeleine Peyroux ve Amy Winehouse
Cazda daha bir sürü versiyon isim ile yaklaşık bir 10 yılı dolduran bu kadın imajı, biraz sektörel biraz da değişen toplumsal durum nedeniyle yolun sonuna gelmiş gibi görünüyor. Genç kuşak cazcı bayanlar, bu imajı değiştirmek için şimdi bu imaja duydukları tepkiyi kullanıyor ve daha eskilere -cazın sokaklarda yaşadığı günlere- giderek, eski değerleri ve mirası sahipleniyorlar.

Bu kapıyı 70’li yıllarda Joni Mitchell zorlamış; hatta biraz aralamış, ancak tam olarak açamamıştı. 30 yaşındaki caz şarkıcısı Madeleine Peyroux, özel yaşamında oldukça mutlu biri. Yaşamına özenle dahil ettiği herşey onunla birlikte gülüyor. Odasına astığı eski kabare yıldızlarının posterleri ve demode kahve fincanları, yaşamını bir parçası olarak dünya görüşünü çok iyi özetliyor. Bu dünyanın içinde mutlulukla karışık büyük ölçüde melankoli ve geçmişe özlem var. Peyroux’un yeni albümü “Careless Love”, bu münzevi, biraz da sinik yaşamın ta içinden ürediği için, içindeki şarkıların tamamı da yarı felsefi monologlordan oluşuyor.

Georgia’da doğan ve Amerika’nın ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde yaşayarak büyüyen Peyroux, daha 16 yaşında iken The Lost Wandering Blues & Jazz adlı bir topluluğa katılmış ve Paris’in tarihin küfünü bir parfüm gibi taşıyan sokaklarında sokak şarkıcılığı yapmış. Yani müzik işine ‘business’ kafasıyla değil, duygu yoğunluğu ve heyecanı nedeniyle gönül vermiş; ki bu ruhu hiç bir zaman yitirmemeye gayret göstermiş. Onu ayakta tutan şey Edith Piaf’dan Amerikan caz tarihinin köşe taşlarını oluşturmasına karşın, yaşamlarını yoksulluğun pençesinde sürdürmeye çalışan bar şarkıcılarının yaşam hikayeleri olmuş.

Peyroux’un ilk albümü “Dreamland” ile yenisi arasında tam sekiz yıl var. Sırf bu bile ticari kaygının onun için geri planda kaldığının göstergesi. Eğer Peyroux arzu etseydi bu ilk albüm ile sektör pompası Norah Jones ve Joss Stone’u bile kıskandırabilirdi bu albüm ile; çünkü içinde genç kuşağın en yetenekli müzisyenleriden gitarcı Vernon Reid’ten piyanist Cyrus Chesnut ve saksofoncu James Carter’a kadar uzanan büyük yıldızların eşliği söz konusuydu. Aynı şekilde Peyroux’un yeni albümü de benzer cazibelere sahip. Basit swing melodilerinden, standartlara uzanan kompozisyonlarda, Bob Dylan ve Leonard Cohen’e parmak ısırtacak güzellikle folk-caz şarkıları var. Bu onun sıradan bir singer-songwriter olarak tanınmasına neden olduysa da, zaman bazı değerleri teslim edecek gibi görünüyor.

Joss Stone’un üzerine oynanan pazarlama oyunları bile, Amy Winehouse’ın parlamasına gölge düşüremedi. İkisi İngiliz yeni soul müziğinin genç isimleri olduklarından de aynı kulvarlardaydılar. Stapel’li 20 yaşındaki leydinin, dudaklarını arasından dökülen ilk notalar bile onun ne aseptik bir R&B bebeği ne de nota sportmeni olmadığını ortaya koyuyor. Winehouse’da tıpkı Peyroux gibi kanlı canlı hakiki sokaktaki insan. Bu yanıyla ona İngiltere’nin Jill Scott ve Erykah Badu’ya yanıtı demek yanlış olmaz.

R&B kategorisi kaliteli albüm bir kaç yılda bir çıkıyor. Winehouse’ın “Frank” adlı albüm çalışması, gerçekten de son yılların en iyi R&B caz albümü. “Franz” sahip olduğu derinlik ve soul ruhu ile son yılların en güzel sürprizi. Ani çıkışına karşın, Badu kadar deneyimli, Scott kadar özgüven sahibi ve Lauryn Hill gibi otoriter görünmesi çok şaşırtıcı. Seksi çağrışımlarla dolu şarkı sözleri, bu konuda at oynatan herhangi bir yıldızdan çok daha derinlikli.

O her ne kadar yukarıda sayılan meziyetlere gerçekten sahip olsa da, büyük yıldızlara benzetilmekten onur duyamayacak kadar da mütevazı. Çünkü o her fırsatta ne benzetildiği sanatçıları, ne de Nina Simone ya da Billie Holiday gibi isimleri yalayıp yutmadığını dile getiriyor. Yine aynı şekilde, örneğin bir caz klasiği olan ‘(There is) No Great Love’, eski Billie Holiday kayıtlarını andırıyor olsa da, yine de bugünün dirimselliğini dile getiriyor.

Henüz öğrenciyken pop müzikten hoşlanan, yanı sıra hip-hop ve soul dinleyen Frank Sinatra hayranı (albümün adı “Frank”) Winehouse, kişisel çabaları ile kendini yetiştiren biri.

Kim ne derse desin, yukarıda iki örneği verilen iki caz sanatçısının dahil olduğu kuşağın modellerini, cazın sokak kadınlarıyla doğrudan ilişkisini kabul ettiren Billie Holiday, cazı güzel sanatlar olarak gören Sarah Vaughan ve cazın ilerici-devrimci olduğuna vurgu yapan Abbey Lincoln, gibi zengin açılı isimler oluşturuyor.

Kategori: Cumhuriyet Dergi

Yoruk Bırak