David Byrne / Grown Backwards (2004)
Neden eskisi gibi şarkılar yazmadığını soran bir gazeteciye, yazamadığını söylemişti David Byrne. Solo kariyerine 1989’dan beri sadece beş albüm koyan Byrne, ne zamanındaki film ve tiyatro çalışmaları ne de Morcheeba ile yaptığı post-modern yaklaşımları ile pek sevimli gelmedi insanlara. Eskiden bir dahinin işleri olarak gösterilen şeyler, birdenbire zorlama çalışmalara dönüşüverdi. Derken “Look Into The Eyeball” ile, ilginç bir biçem yakaladı. Telli enstrümanların ağırlıkta olduğu küçük orkestralar ile minimal ve rafine şarkılar söylemek. George Bizet ve Giuseppe Verdi’nin parçalarını ondan başkası bu kadar güzel söyleyemezdi gerçekten. Örneğin ‘Au Fond Du Temple Saint’i, sanki kendi bestesiymiş gibi içten söylemişti. Pop müziğinin ‘dalağını yaran’ Byrne, şimdi ilkel formların yerine yüksek sanatın ölçütlerinden faydalanmış. ‘Empire’daki nefesliler, ‘Tiny Apocalypse’in rafine popu ve komik sözleri, nefeslilerin hakim olduğu ‘Dialog Box’ın funk ritimleri ve tipik bir Byrne şarkısı olan ‘Other Side Of This Life’ın sempatik melodisi; hepsi çok iyi ve etkileyici. Tüm bu şarkıların sujeleri her ne kadar aynı kalmadıysa da, örneğin doğa, modern toplum yaşantısı, iletişim ve semantik gibi ana konular yine var. Hikayeler kişiselleşmiş, alanlar küçültülmüş; ama söz konular sorunlar tüm heybeti ile duruyor. Tüm bu sorunlara elleşmeyen tek farklı parça var; o da ‘Why’.
Talking Heads’in ilk günlerindeki ile bugünkü Byrne, artık birbirine benzemeyen iki adam. ‘Psycho Killer’ı yazdığı günlerde tikleri, eksantrik dış görünüşü ve soğuk gülümsemesi ile şarkıcıdan çok Amerikan filmlerindeki kiralık katilleri anımsatırken, şimdi daha çok “Baba” filminden fırlamış Marlon Brando gibi. Bazen politik bazen kişisel yaklaşımlar sergiliyor olsa da, Byrne’ün şarkılarında asla vazgeçemediği konuların başında çözümü olmayan sorunlar geliyor. Çünkü kendi hayatında da pek çok çözümü olmayan sorun yaşamış; evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, boşanmış, tonla ev ve iş değiştirmiş. Şehrin arka sokaklarında entelektüel ve münzevi bir yaşam sürmüş, özellikle 11 eylül sonrasında, toplumdan kendini soyutlama süreci ivme kazanmış. Byrne, Irak savaşından az önce, yakın dostu Russell Simmonds ile savaş karşıtı bir imza toplama kampanyası organize etmiş. Hemen ardından da üzerindeki karabasanlardan bir nebze olsun kurtulabilmek amacıyla, “Grown Backwards”un çalışmalarına başlamış.
Başka bir kuşağın değerlerini kabullenme eğilimi ne kadar yaşlılık psikolojisi olarak görülebilir Byrne çalışmaları için? Bu tam bir muamma. Talking Heads döneminde new-wave’in tozunu atan, sonra solo döneminde önce Latin müziğine merak salan, şimdi de Verdi ve Bizet’den yararlanmaya çalışan biri, ne kadar olgunluk işi çıkarmış olarak kabul edilebilir? Byrne’ün tüm çeşitliliğine karşın, her şey öylesine kusursuz bir uyum içinde sunuluyor ki; insan ister istemez bunun bir kültür türlüsü olduğu yolundaki fikirleri aklından geçiremiyor. Şarkılar kah aryalardan bir demet oluyor, kah melodiler birbirlerine sıcak tonlarla sarmallanıveriyor; bazen Tin Pan Alley zamanında geziniyoruz, bazen de modern bir Lambchop yorumu dinliyoruz. Byrne ‘Man Who Loved Beer’ı orijinalinden daha enerjik söylüyor. Bir Rufus Wainwright ile kadife yumuşaklığında düet yapıyor, bir sinirli bir funk şarkıcısı gibi kükrüyor. ‘Dialog Box’da bilgisayar sesinin insanlaştırılmasıyla eğlenirken, histerik sesi ‘Empire’da sanki delirme öncesinde gibi çıkıyor. Şarkılar kitch uçurumunun eşiğine sürüklenerek, sonra da oradan çekip kurtarılarak bestelenmiş. Byrne şarkılarını, kendini vazgeçilmez kılma histerisi içinde besteliyor. Özellikler pop ile klasik müziğin flörte davet edildiği parçalar, sınıfı kanaat notu ile geçmiş. Telli enstrümanlar, tropik vurmalılar moral aşılayan şarkılara eşlik ederken, Verdi ve Bizet’den söylenen iki arya ve Rufus Wainwright ile yaptığı düet çok şaşırtıyor. Kelimelerin üzerine tek tek basarak, etkilerini arttırarak söylüyor; metinleri formüle ediyor. Talking Heads’de olduğu gibi yumuşak sesini ön plana çıkararak söylüyor.
11 Eylül olaylarının ardından görülen medya histerisi ve milliyetçi gösteriler nedeniyle, buraya kendisini yabancı hisseden Byrne, yine de Talking Heads’den bu yana müzikal anlamda en duru dönemini yaşıyor.
