Hakkında
Leos Carax’ın Kötü Kan filminde bir sahne vardır; maceralara atılan ama sürekli varoluş sancısı çeken esas oğlan, müzik setinin “ayar” düğmesini rasgele ve hızla çevirir, herhangi bir radyo istasyonunun herhangi bir anında karşılaşacağı herhangi bir şarkıyla dans edip koşmaya hazırlanır. Eylem gerçekleşir sonunda ve esas oğlanı, sonradan (ve maalesef) Mirkelam kliplerine esin kaynağı oluşturacak şekilde koşturan şarkı David Bowie’den gelir.
Filmi birlikte izlediğim arkadaşım, çıkışta, “gel” der, “bizim mahallede bir adam var, evinde Bowie plakları kaynar.” Gideriz. Görürüz. Duvarda mavisi bol kaçmış tablolar, evde plaklardan oluşmuş bir hazine vardır. Ama asıl, John Barth’ın “hazine hazinenin içindedir” lafzının cisimleşmiş hali, Murat Beşer vardır.
Bu ilk karşılaşmanın ardından bir on beş yıl geçmiştir herhalde. Arada politik mücadeleler, estetik hesaplaşmalar vardır. Arada kesintiler de vardır. Ama kesintisiz ve radikal bir tavır ortadadır: Sanata, hayata ve her ikisinde birden yakalanması ümit edilen estetik ve politik dönüşümü, ileri birikimi kovalamaya dair.
Biz kovalarız, o kaçar. Murat, arada yakaladıkça pataklar. Ha bir de, resme resmen küsmüştür ama, farkında mıdır bilinmez, Murat yazarken de resim yapar…
Ali Mert (Yazar)
——————————————————————————————-
“Beşer Yazar, Ertel Çalar” (*)
Onunla ilk karşılaşmamız bir tartışma (hatta çatışma demek daha doğru) ile oldu. Ardından onu 90’ların başında ikinci kez çıkan Stüdyo İmge’nin editörlüğünü Kadir Çöpdemir’in elinden punk-rock karışımı bir devrimle almasıyla hukukumuz devam etti. Birincide çatışıyorduk ama ikincide aynı saflardaydık. Sonra zaman geçti, geldik bugünlere. Aşağı yukarı 4 yıldır ailecek görüşürüz. Her ne kadar onun kapsama alanı içinde bulunan ilaç markası müziklerden haz etmesem de yazılarına desen çizmişliğim oldu. O bazı bazı eski dinozor işi şeyleri çizerken beni arayıp; “Tam senin kalemlik bir yazı var” dedi mi, keyfime diyecek yoktu. Özellikle Johnny Winter, Zawinul, Deep Purple, Neil Young gibi dinozor işi konularda yazdığında deme keyfime. Onun en unutamadığım yazısı Miles Davis için kaleme aldığıydı ve ben o yazıyı resimleyemediğim için hâlâ yanarım.
Kısaca o Bruce Dickinson’dan pek haz etmez, ben severim. O Nu Metal’e sıcaktır ben parçalı bulutlu. O biraz batılıdır, ben biraz alaturka kalırım. O çalışkan, ben tembelimdir. O şarap içer, ben rakı. Ama ikimizde Nazareth severiz.
Geçmişteki çatışmamıza bakıyorum da “Ben bu sivri dilli adamla nasıl olup da meydan muharebesine girmişim” diye düşünmeden edemiyorum. Gençlikte daha mı cesaretliydik nedir? Beşer sivri dilli, ukala (ukala dümbeleği değil), adamı çaktırmadan fena halde ‘ti’ye alan, titiz ve ciddi bir müzik yazarıdır. Bu alemde (musiki yazarlığı mesleği) kimse kimseyi pek beğenmez ama o beğenmiyorsa pek haksız da sayılmaz hani. Onunla ilgili en güzel şey; ister yerin dibine batırsın, isterse arzın tepesine çıkarsın ama yazdığı şeyi önce dinlemiş, sonra kritik etmiştir. Onu bir kez bile laf olsun diye bir şeyi yazarken görmedim.
(*) Bu sözcük eski bir Afrika kabilesinin atasözüdür. Dinozorlar devrinde vuku bulan bir meydan muharebesinde söylenmiştir.
Aptülkadir Elçioğlu (Aka. Aptülika)
——————————————————————————————-
Piyasa şebekleri yöneticilerine yalakalanıp medyasının, kendi küçük cahil dünyalarının Zidane’ı, Ronaldo’su veya Sergen’i olmaya çalışadursun, Murat Beşer her zaman ileriye bakan bir görev adamı olmuştur. Liverpool’un kaptanı Steve Gerrard ile eski Fenerli Kemalettin’in arasında bir yerdedir. Gerrard’ın işlevselliği, çalışkanlığı, ruhu ve vefa duygusu, Kemalettin’in huysuzluğu, muhalifliği, mütevazılığı ve o iflah olmaz nahifliği vücut bulur onda. Ve böyle insanların artık pek kalmamış olması bir yana, hiçbir zaman da çok olmamıştır. Kayıp bir hazine gibi toprak altında değerlerine değer katmaya, hikâyelerine hikâye katmaya devam ederler. Karşılarına bir hazine avcısı çıkınca da ne yapacaklarını bilemezler.
Ancak ne olursa bir adım önümüzdedir her zaman. Çünkü onu sabah ezanıyla uyandıran o enerji, onu bitmez tükenmez bir öğrenme ve işleme disipliniyle yoğurmuştur. Biz bir sokağı, “aman kıçımızın rahatı bozulmasın” diye yürümeye üşenirken o bütün mahalleyi, hatta şehri, daha önce onlarca defa yalayıp yutmuş olmasına rağmen, tavaf etmeye devam eder. Yeni bir şey bulma umuduyla. Gözünden bir şey kaçabilmiş olabileceğinin hesabıyla. Küçücük de olsa bir umut kırıntısı yakalamak adına. O yüzden biz adi rock’n rollcu çingeneler anında pes ederken, o mücadelesine devam eder. Her zaman ortasında değil ama her daim farkında, her daim çizgi kenarından müdahale etmeyi beklercesine. O yüzden de bu kadar saygı duyarız. Salt yılların Beşer’i olduğu için değil, bir disiplin ve tutarlılık abidesi olduğu için de değil. Bir yerde hepimiz adına, üşenmeden, gocunmadan vicdanımız da olduğu için duyarız bu saygıyı. Gece yerine gündüzden yana olduğu için. Biz bir avuç sefil serseriyi, bu yolun izbe yollarında, ayaklarımız hayal kırıklıklarına bata çıka bir halde ama inatla yürürken, bizi zorla çekiştirip –bir ayağı aksıyor da olsa- durmaksızın yürüttüğü için.
Mert Emcan (Yazar)
——————————————————————————————–
Onunla tanışalı uzun zaman oldu, ama hala beni şaşırtabiliyor. Hakkında bilmeniz gereken çok az şey var. Şehirde yaşayan son iki ‘rocker’ komünistten biri. Bir yandan plak ve sidi biriktirip bir yandan da Josef abinin mirasını savunarak geri dönüşünü bekleyebilmek ve buna uygun bir şekilde yaşamaya çalışmak her kentsoylunun altından kalkabileceği bir şey değil. bu yüzden de şehirde gezinirken karşınıza çıktığında pek fazla konuşmayı sevmez gibi görünür; ama yanına gelenlerle üç cümleden sonra konuşmayı kesip önüne bakmaya başlamasını yanlış anlamayın. Yaşanılan zamana hiç uymayan bir sürü ince saçmalıkla uğraştığı için, üstelik de modeli çok eskiyip ram’i sohbeti uzatmaya yetmediği içindir; bu konuda yapabileceğiniz tek şey ya gülümseyip yanından ayrılmak olmalı ya da üstünde Josef dönecek’ yazan bir memory stick’i sistemin uygun yerine takarak konuşmayı uzatmaktır.
40 yaşını çoktan geçtiği ve çok uzun süredir “gavur müziği” olarak da anılan “rock”la bir sürü bağlantı kurduğu halde, hala onu konserlerde elinde sigara olmadan görebilirsiniz; bu çok acayip derseniz, banka kartı olmamasını, onca sorunu varken ‘et yemem’ diyerek fazladan ‘level’ eklemesini, cep telefonu kullanmama lüksünü nasıl karşılarsınız ki?.
Biranın kutuya konup satılmaya başlandığı, ‘bana bi karışık kaset yapsana abi’ cümlesinin çok anlaşılır olduğu, yanına gelip seninle tanışan kadınlara babalarından R.E.M. sidisinin kalmadığı, o günleri görüp de şu ana -ruhlarını korumayı başararak- ulaşanlar bilir ki, kendini koruyacak birtakım gariplikleriniz olmadan maçı tamamlayamazsın. Onunla bir yerde karşılaştığınız zaman oturup çay içmek için ısrarlı davranın; size her konuda konuşup en az beş tutarlı cümle söyleyebilir. Altıncı için zorlamayın, bırakın gitsin, çünkü iyi bir heriftir.
Çetin Şan (Yazar)
——————————————————————————————–
Oldum olası ödünsüz ve ilkeli kişileri saygıyla karışık sevmişimdir. Günümüzde az bulunan bu kişiler, ne gösterişe ne de yapmacıklı ve onay bekleyen ikili ilişkilere prim verirler. Kısa yoldan başarıya ulaşmak için ruhlarını satmaz bu kişiler…
Doğru bildikleri bir yolda işleri ne olursa olsun en iyisini yapmaya çalışırlar. Bu yol uzun olsa bile inatla vazgeçmezler inandıklarından. Cumhuriyetin çocukları ve onların çocukları hep bu ilkelerle büyüdü. Çok partili dönemden sonra sütler bozulmaya başladı. Bu başka bir konu. Tartışacak bilgilendirecek uzmanları var bu derin konunun. Ancak tüm olumsuzluklara karşın, bazı güzelliklerin (güzel insanların) varlığı, umutlandırıyor beni. Çünkü bu güzel insanlar da çocuk yetiştiriyor ve yetiştirecek… Gelecek için bir ışık… Hele konu sanat ve kültür olursa, daha çok gereksinim duyulur böyle kişilere… Saptırılmamış, ucuzlatılmamış, estetikten yana ‘taraflı’ kişiler…
Teşekkür ederim Murat Beşer…
Hülya Tunçağ
——————————————————————————————–
Nick Hornby’nin “High Fidelity” kitabını okumadım ama başrolünde John Cusack’ın oynadığı ve ‘did i listen to pop music because i was miserable or was i miserable because i listened to pop music?’ cümlesini beynime, daha doğrusu ruhuma kazıyan romanla aynı ismi taşıyan film sonrası içimi garip bir huzur kaplamıştı. Hayatlarının tam ortasına müziği yerleştiren insanların dünyanın dört bir tarafına dağılmış olmaları ve zaman zaman ‘acaba müzik öncelikler sıralamamda en tepede olmasa daha mı mutlu olurdum’ sorusuna cevap ararken bir yandan da evdeki plaklarının dizilişini sürekli değiştiren, koltuk altına yeni albümler sıkıştırabildiği ‘kutlu’ zamanlarda yerçekimi gerçeğiyle ilişkisini kesen, mutluluğunun veya mutsuzluğunun sağlamasını Top 5 listeleri hazırlayarak yapan bu müzik mağduru (!) ‘has adamlar’ın, güzel insanların 15 dakikalık bir ‘çay içme’ mesafesi kadar yakınımda bulunmaları bana birazda bencilce bir ‘yalnız değilsin’ rahatlığı verdi bugüne kadar hep. Zihni Müzik’te başlayan muhabbetimiz vesilesiyle tanıştığım sevgili Murat Beşer ’in de az önce bahsettiğim ‘mağdur’lardan biri olduğunu keşfetmem uzun sürmedi.
Muhabbetimiz çay ve simit paylaşımından birlikte müzik çalmaya, projelerde ortaklıklar kurmaya, zaman içinde ‘nolcak bu Fener’in hali?’ şeklindeki sızlanmalardan ‘hadi yeni bir şampiyonluk daha hayırlı olsun ortak!’ sevinç/kıvanç paylaşımlarına, kedilerden kadınlara, düzenin kokuşmuşluğundan çaresizliğe, umutsuzluktan çocuksu ‘yeni başlangıçlara’ uzanan hasbıhallere dönüştü. Zaman zaman zor insanların yan yana bulunmasından dolayı artan tansiyon masaya gelen ince belli bir çay bardağı sonrasında aniden düşüverdi. Sevgili Beşer’le kader ortaklığımız bu minvalde devam ediyor.
Murat Abbas (aka. Mabbas)
——————————————————————————————–
Müzik vadisinin derinliklerinde ilerlerken, kesişti yollarımız. O ana kadar kendisini ismen bilip saygı ile yazılarını takip etmeme rağmen bir türlü bu müzik sarrafının elini sıkma fırsatım olamamıştı. Tek taraflı ve çıkarcı müzik dalgaları içerisinde yönümü kaybetmişken, O elini uzatıp beni doğru yöne yönlendirmişti. Sonra öğreniyorum ki o hep oradaymış beni izliyormuş, yazılarımı okuyormuş ve doğru zamanı bekliyormuş. Bekli de ‘olmam’ gerekiyormuş.
İçindeki araştırmacı, edebi ve lafını sakınmayan üslubu her zaman benim için bir örnek olmuştur. Genel güncel müzik akıntısının karşısında yüzüp, tüm olumlu eleştirilere rağmen göklere çıkartılan bir müziği yeri geldiğinde çekinmeden haklı olarak acımasızca eleştirebilen; inandığı şeyleri sonuna kadar koruyan bir şahsiyettir. Bundan dolayı kazandığı saygı ise sarsılmaz bir yapıdadır. Ülkemizdeki her müzik taşının altından öyle ya da böyle çıkma hevesi ise beni hiç kuşkusuz şahlandırmıştır. Bir konserden diğerine çekinmeden, usanmadan, yorulmadan içindeki sonsuz enerjisi ile koşan müzik adamıdır. Örneği olmayan, yazıklarını müzik dinlercesine keyiflendirebilen bir kalemdir. Dönemsel olarak bir geleneğe dönüşen akşam buluşmalarımız ise iple çekilen bir maceraya dönüşmüştür. Algılama gözenekleri açık olan her insanla en ufacık bir karşılık beklemeden tüm bilgisini paylaşabilen tok bir müzik adamıdır. Heyecandan kendimizi kaybedebildiğimiz müzik sohbetlerinde buz gibi biramı tokuşturmaktan haz aldığım bir ağabeyimdir. Hayatımın son iki yılının bilânçosuna baktığım zaman, kazanç hanesinin başında gördüğüm tek kişi kendisi olmuştur.
Zekeriya Şen (aka. Halo)

Elektronik ortamdaki mecralarda ne vakit “hakkımda” ibareli bir kısım görsem içimden bir “gıyabi tutuklama kararı çıkartılmış” fezlekesi dillenir. Fakat şu vakit gıyabında söylenecek değilim. Kısa bir zaman diliminde, müzik(alite) adına biriktirdiğim ne kadar tını varsa Beşer’in şaşmaz tasnifiyle derin anlamlarla yeniden yorumlandı. Karaburun’da Murat’ın evrensel yorumlara getirdiği politik duruşlar, yaşamımızda yer etmiş pek çok şarkıyı da yeniden bambaşka bir kulakla dinlememizi sağladı. Çoğul konuşuyorum zira, benim gibi bu bakışı müstevli hareketlerle olumlayan başka bünyelerde vardı.
Muazzam bir içsellik barındırıyor vesselam. Yaşamı, alabildiğine kurtuluş ve isyankar bir totem minvalinde hicveder, ki son yüzyüzeliğimiz (belki yüzeyselliğimiz) bir kurtuluş durağından nevizade’ye dek sürüp gitti.
Bilal Lekesiz
Sokak müziği üzerine bu ülkede onun kadar kimse yazmadı, bi kere bunu belirtelim. Siyasi tavırların herkese açık, anlaşılabilir bir dile dönüştüğü sokağın sesinin izini süren Murat, 80′lerin ortalarından beri New Wave, PostPunk ve sapkın rock gruplarından elektronik müziğin tüm zeki altdallarına, cazın çağdaş çok çeşitli mecralarından kategori dışı çalışmalara bir sürü ismi ve grubu Türk dinleyicisine tanıtmakta. Üstelik bunu, Rolling Stone tarzı imaja dayalı, üfürükten gençlik ateşi heyecanlarına meyl etmeden, mümkün mertebe toplumsal, tarihsel çerçevelere oturtmaya çalışarak yapmaya uğraşıyor. Bir yandan da bu topraklarda sesini duyurmaya çalışan genç gruplara da yazılarında yer vererek büyük hayır duaları topluyor. Bıkmaz usanmaksızın modern batı müziğinin yıldız haritasını çıkartıyor. Yorumlarına katılırsınız katılmazsınız o ayrı; ama bu yorulmaz kalemşörün emeğine şapka çıkartmak gerekiyor!