Tıpkı eski günlerdeki gibi
Efsane gitarcı Robert Fripp, herkesi grubunun bir kolektif olduğuna inandırmaya çalışsa da, King Crimson, içinden gelmiş geçmiş müzisyenlere karşın, her daim onun babasının malıdır.
Fripp ve kendisi gibi efsane olmuş grubu, “The ConstruKtion Of Light” albümüne kadar, disiplin, güç, baskın bir kişiliğin sınırsız hükmü ve eşsiz yoğunluktaki bir ortaklık anlayışıyla uzayıp giden bir yol tutturmuştu. Konsantre tınıları, ritmik kaydırmaları ile grup ilk kez “Project X” çalışmasında direksiyonu kırmış ve yeni bir kavşağa girdi. Bu kavşak sonrasında yeni albüm “The Power To Believe”, izole edilmiş caz tınılarından oluştu. Albümde her parçanın kendine has şaşırtıcı bir ses rengi var; genelde vokalden uzak durulmaya çalışılsa da, Fripp’in şarkıcı gitarcı Adrian Belew’i sürekli öne itelediği fark ediliyor. Bunun altında bir önceki albümünde altı kişiyken, şimdi dörtlüye dönüşen gruba yeni bir formasyon kazandırma fikri yatıyor. Topluluk; Fripp bu değişiklik esnasında ses örgüsünde kalite sorunu yaşamamak için, 70’li yıllardaki çalışma şeklini referans alarak ve bunu aşamalar halinde gerçekleştirmeye çalıştı. Her ne kadar lirik çalışları ile dikkat çeken stick (özel gövdeli ve saplı bas) ustası Tony Levin ve progresif rock mümini sıradışı davulcu Bill Bruford gibi müzisyenlerin yerlerini doldurmak çok zor bir iş olsa da, bunun altından daha fazla çalışarak ve bir parça da çıkan müziğin izole karakterini kabullenerek kalktı.
King Crimson’ın zamanının ilerisinde ve sürekli değişken karakter gösteren öncü çizgisi, 70’li yıllara damgasını vurmuş; “Lark’s Tongues in Aspic” albümünü yapan yüce kadro, sadece iki yıl birarada kalabilmiş; Jamie Muir’in şaman olmasıyla değişmişti. O ana kadar benzeri görülmeyen grubun müziğinde doğaçlama ve sözel yapı; gürültü ve melodik kimya; ironi ve hümor hiç eksik olmadı.
Uzun bir sessizlik döneminin ardından King Crimson 80’li yıllara minimalist elektro-rock amalgamı ile giriş yaptı; ruhani pan-kültürel titreşimlerle desteklenmiş müzisyenlerden oluşmuş dört dörtlük bir kadrosu vardı. 1981 ve 1984 arasında çıkardıkları üç albüm, deneysel rock aleminin periferisini oldukça iyi ifade ediyordu. Ne varki, her dönem elde ettikleri dinleyici bir sonraki dönemini beğenmedi. Bu şartlarda grup sürekli geçmişin “şanlı” gölgesi altında çalıştı. Oysa dinleyicisi grubun entelektüel hızına yetişemiyordu, o yüzden grup arkasında sürekli muhafazakar bir dinleyici kesimi bırakarak yol aldı. Fripp ve ekibinin çalışmalarının bir kısmını yerleşmiş tutucu değerlere karşı mücadele etmek oluşturdu; yeni ve ilerici fikirler, sürekli nostaljinin önünde yer aldı.
Köklerine geri dönen “The Power To Believe”de ilk bakışta bir adım geri basılmış gibi bir hava var; ancak biraz dikkat edildiğinde öyle değil. Bu albüm kendini kolay ele vermiyor ve dinleyiciden sabır ve zaman istiyor. Ucundan kaldırıp da örtünün altına bakıldığında, grubun geçmişindeki seviyenin üzerinde bir çalışma yapıldığı anlaşılıyor.
P.J. Crook’un enigmatik yağlıboya çalışması ile süslenen kapak çalışması, post-endüstriyel dünyaya yeni doğmuş bir bebeğin, askerler ve hemşireler tarafından gaz maskesi ile yaşatılmasını betimliyor. Bu çocuk bir aziz mi? Yoksa bu bir tıbbi deney mi? Ya da yarının toplumunda sıradan bir doğum mu? Tıpkı kapak gibi albümün içindekilerde, toz pembe müzik dinleyicilerinin huzurunu kaçırıyor.
King Crimson, daha 1969 tarihli ilk albümü “In the Court of the Crimson King”deki geleceği gören parçası ‘21st Century Schizoid Man’ ile, çağdaş metal müziğinin bugünlerine ışık tutmuştu. Üç yıldan beri çıkan ilk stüdyo albümü olan “The Power To Believe”, tıpkı o günlerin tezlerini savunurcasına kıyametsel seslerle dantel gibi işlenmiş bir çalışma. Topluluğun soğuk ve kasvetli havası, elektronik efektler ile gerçek bir paranoyaya dönüşüyor. Yeni albümle, hep şimdiye kadar oldukları şey olarak kalıyorlar. Onlar için yapılacak o kadar çok müzik var ki, eksik olansa zaman.
