Sony, efsane grup Pink Floyd’un kurucularından Roger Waters’ın toplama albümü “Flickering Flame – The Solo Years, Volume 1”ı çıkardı. Waters’ın denetimi altında gerçekleştirilen seçki, prodüktörü James Guthrie tarafından ve solo çalışmalarındaki parçalar arasından yapıldı. Toplamada eski, ama ilk kez yayınlanan iki parça var sadece; 1987’de Raymond Briggs’in nükleer enerji ve silah karşıtı filmi “When the Wind Blows” soundtrack’inden ‘Towers of Faith’ ve 1999’un “The Legend 1900” filmi için kaydedilip hiç yayınlanmayan ‘Lost Boys Calling’. Bunların yanı sıra toplamanın içinde bir de Bob Dylan klasiği olan ‘Knockin’ On Heaven’s Door’un yorumu ve Roger Waters’ın yeni bir parçasının orijinal kaydı bulunuyor; ‘Flickering Flame’.
Pink Floyd’un ‘Lale Devri’ günlerinin Roger Waters’ı, rock tarihindeki en kazançlı albümlerden ikisi olan “Dark Side of the Moon” ve “The Wall”un arkasındaki yaratıcı müzisyendi. Bunun kendisine verdiği megalomanca özgüven, aynı zamanda mezar kazıcısı oldu. Pink Floyd sonrası solo kariyerinde başarıyı çantada keklik zanneden Waters, tepetakla gidecek bir kariyerin başındaydı. 1983’ün “Final Cut”ından sonra grubu, David Gilmour’un liderliğinde umursamaz bir şekilde yoluna devam edince, tüm yalnızlığı ile ortada kaldı.
Floyd popülizmi, Waters’da 1885’deki “Pros & Cons of Hitchhiking”le sulu popülizme doğru sancak açtı. 1990’da Berlin duvarının yıkıntıları arasında “The Wall” konseri verdi; tüm dünya televizyonlarından yayınlanan bu konsere bir çok hamamda kurnaya ses sanatkarı (Van Morrison, Cindy Lauper, Sinead O’Connor, Joni Mitchell) katıldı. Dananın kuyruğunu koparan hadise konserin ticari başarısıydı; Waters, eski grup arkadaşları ile mahkemelik oldu. Korkunç bir rant kavgası başlamıştı, çünkü Pink Floyd çok iyi para eden bir markaydı; tıpkı McDonals yada Levi’s gibi…
Pink Floyd yoluna mirasa konmanın keyfiyle devam ederken, Waters’ın 1992 tarihli, başarısız albümü “Amused To Death”, onun dolaştığı tehlikeli korku girdaplarındaki paranoya ve nefret açıkça ele veriyordu.
Waters’ın yazdığı sözler, genellikle ikinci dünya savaşında kaybettiği babası için duyduğu üzüntüyü yansıtır. Liriklerinde tıpkı John Cale’deki gibi korkunun önemli yer tutmasında, babasız geçen çocukluk yıllarını tesiri büyüktür. Pink Floyd’a karşı aşırı sahiplenme duygusu taşımasının altında da bu yatar. Rock yıldızı olmanın verdiği moronluk ile yabancılaşma duygusunun arasına sıkışan lirikleri genelde konuları açısından pek zengin değildir. Aynı güdük liriklerdeki kinayeler ve semboller nedeniyle muhafazakar basın tarafından zamanında kafirlikle suçlanmıştır; Oysa bir agnostik ya da ateistten çok, tanrıya inanmaya daha yakın biri olarak kendini hisseden Waters’da, yerleşik düzene baş kaldırışı pazarlayan “The Wall”da bile maneviyatçılığın derinden derine etkileri hissedilir. Waters’ın liriklerinin Marcuse sonrası anarşizmin etkilerini taşıdığını savunanların yanılgısı, bu gizli maneviyatçılığı fark edememeleri olmuştur.
Waters’ın asi rolü uzun sürmedi; solo çalışmalarındaki yumuşak içeriği ile kendini affedilen oğul muamelesi gördü ve 1993’te ikinci karısı ile evlenirken, düğün pastası York düşesi tarafından kesildi.
Bir sanatçı yada grubun konser ve toplama albümü çıktığında bilin ki, onun için ruhuna fatiha okuma zamanı gelmiştir. Roger Waters, geçen yılki konser albümü “In the Flesh”in ardından “Flickering Flame – The Solo Years, Volume 1”ı (bu toplama serisi devam edecek anlamına geliyor) çıkararak, bir anlamda müzik kariyerine son noktayı koyduğunu da ilan etmiş oldu.
Pink Floyd, koskoca bir endüstri; şova, üne ve paraya meraklı insanların kirli dünyasında, belki de tek masum olan seyirciler. Aldoux Huxley, “Brave New World”de kirlenmeye başlayan her insanın kendi yazgısını kabullenmeye şartlandırıldığını anlatır. Anlaşılan o ki, bu kirli kavga bitmez.