Laurie Anderson; yine ağırdan ve derinden “Life on a String”
Pop müziğinin en iyi hikaye anlatıcısı olan multi-sanatçı Laurie Anderson ya da Mrs Reed (geçtiğimiz yıllarda Lou Reed ile evlenmişti) altı yıl aradan sonra karanlık bir başyapıt ile geri döndü; “Life on a String”
En son bundan tam altı yıl önce, “The Ugly One and the Jewels” i albümünü çıkaran şarkıcı, yazar, kemancı, dramatör, yönetmen, şair, heykeltıraş, fotoğrafçı gibi bir çok sanatsal kimliğin sahibi olan multi-sanatçı Laurie Anderson, geçtiğimiz günlerde, (aradaki toplama albüm “Talk Normal”i saymazsak) karanlık ve rahatsızlık duygusunun başarıyla ele alındığı bir geri dönüş albümü yayınladı; “Life on a String”
Çalışmaları elit izleyicileri tarafından, John Cage, Karl Stockhausen, Steve Reich ve Philip Glass’ın yapıtları ile mukayese edilen Anderson, bir edebiyat klasiği olan Moby Dick’in yazarı Hermann Melville ile buluşuyor; yeni bir albüm için böyle bir esin kaynağını kimse tahmin edemezdi; iki yıl önce kendisi için bir obsesyonel başyapıt olan “Stories of the Moby Dick”i sahneye koymuş ve pıtırak gibi ona paralel işler yapmaya çalışan isimler türemişti. Aslında Anderson izleyicilerini yıllardan beri pek çok kez deniz metaforu ile etkilemişti; ‘Blue Lagoon’, ‘Sharkey’s Day’ ve ‘Sharkey’s Night’da, ne anlama geldiği asla kolaylıkla deşifre edilemeyen, garip bir gülümseme ile anlattığı hikayeleri, herkesi onun denizlerin derinliklerindeki kişisel dünyasına çekmişti.
O ki, her dem yaşamlar ve gönüller üzerine alternatif söylem geliştirmiş, zihinsel perspektifler açmıştı; “Strange Angels”ı ilk defa konuşurcasına hikayeler anlatmayı bir kenara bırakıp, şarkı söylemeye başladığı çalışmasıydı, hem de bu şarkılardan biri Frankfurt okulunun marksist düşünürü Walter Benjamin için söylenmişti. Yine o ki, 94’ün “Bright Red / Tightrope”da kabus gibi konuları tatlı kıvrak fabl’lar haline getirmişti.
Anderson’ın. stüdyo albümleri ve konserleri birbirlerinden çok farklı etkiler taşır; performanslarının antolojik değeri vardır. Onun eserleri kocası Lou Reed’in plaklarından çok daha derinliklidir. Pek çok işi ortaya koymuştur ki, pop dışındaki dillerle kendini ifade etmenin olanaklarını araştırmak onun çalışmalarının temelini oluşturmuştur. Aslında kayıtlarının çoğu duyulabilen resimlerdir; bunu en iyi performansını sahnede gerçekleştirdiği zaman anlayabilirsiniz. Bu yüzden bu kompozisyonları yeniden yayınlamanın en iyi formatı DVD’dir ve salt bu nedenle seçkisi kendisi tarafından yapılan, “Talk Normal – Best of Laurie Anderson” adlı turne performanslarını kapsayan bir DVD çıkartmıştır.
Şarkılarının içinde en fazla ses getireni, dünyanın kendisi dışında kalan kısmına bönce yaklaşan Amerikan zihniyetini eleştirdiği şarkısı ‘O Superman’ idi ve ’81 yılında listelerde ikinci sıraya kadar yükselmişti. Arada bir Bobby McFerrin’le yaptığı düet “Don’t Cry Me Argentina” gibi salt kulağa hitap eden ticari işlere imza atmıştır. Minimalist Philip Glass, popüler albümü “Songs From Liquid Days”de varoluş felsefesini elektronik kompozisyonlara dökerken kolaycı bir dil kullanmıştı. İlk bakışta Anderson’da bu benzerlik içinde ele alındı; modern dünyanın açmazlarını kendine özgü bir yöntemle çözmeye çalışan mükemmel teksler yazmasına karşın, şarkılar için ne kadar uygun olup olmadığı tartışıldı. O eleştirilere aldırmaksızın büyük bir rahatlık içinde devam etti; insan kendini bir kez kavramsal sanatlara ve modern felsefeye adadı mı, artık her şeyi yapmaya hak görüyor. Laurie bu yanıyla yakaladığı ticari başarıyı, Peter Gabriel, Adrian Belew gibi müzisyenleri de albümlerine dahil ederek garantiledi.
“Life on a String”de de, aynı şey geçerli; eşlikçi müzisyenler arasında prossesor dehası caz-fusion gitarcısı David Torn ve avangard cazcı Bill Frisell, Anderson’ın hayat arkadaşı Lou Reed gibi isimler var. Albümde en dikkati çeken şarkılardan biri ‘One White Wail’, kendini arayan insanın kendi iç dünyasına eğilerek gördüklerini anlatıyor. Bir kemanın (enstrümanın) üzerine oturan hayatını, bu enstrüman ile kurduğu ilişkiden hayatını kazandığını işleyen Anderson, yaşamına takılanları (takılan şeylerden biri olarak keman teline gönderme yapar) paylaşıyor. 21. yüzyılın kirli ağır hava altındaki terkedilmiş şehirlerinden ve doğanın öldüğü bir ıssız dünyadan manzaraların anlatıldığı metaforik şiirlerde bu bahtiyar hikaye anlatıcısı, (story-teller) bize insanlığın geleceği hakkında uyarılarda bulunuyor.
