Örnek bir çilekeş; Leonard Cohen
İnsan bir kez Leonard Cohen melankolisinin ölümcül cazibesine yakalanmaya görsün; yaşam boyu ondan ne kurtulabilir ne de kurtulmayı ister. Onun monoton oluşuyla büyüleyen şarkıları, melodilerle desteklenmiş okşayan gitarları, dinleyicinin kalbinin derinliklerine öylesine saplanmıştır ki, artık hastanın kurtuluşu olanaksızdır.
21 Eylül 1934’de Montreal’de doğan, 13 yaşında gitarla ilk akortlarını yaparak, kısa bir süre sonra Montreal kafelerinde cep harçlığını kazanacak kadar kendini geliştiren Cohen’in bir gün en büyük konser salonlarının sahnelerine dek uzanacağını tahmin etmek zordu. Ancak, henüz üniversiteyi bitirmemişken kazandığı bir edebiyat ödülü, onun bu yanının yalnızca hayatından bir kesit olarak kalacağı hissini uyandırıyordu. Amerika’da gelişen bebop akımı, Woody Guthrie ve Pete Seeger gibi öncülerin oluşturduğu protest folk müziği kısa sürede Kanada’yı da etkisi içine aldığında O, 1949 yılında bu tür oluşumlardan biri olan The Buckskin Boys topluluğuna katıldı. Gece klüplerinde şarkılar söylemeye başladı; ancak bu çalışmaları ilgiyle karşılansa da, kendi deyimiyle “bakkal faturalarını karşılamaya” yetmeyince, çareyi kapağı New York’a atmakta buldu. Buraya geldiğinde iyi bir müzik çevresiyle karşılaştı. Ne de olsa fırsatlar ülkesiydi burası ve karşısına çıkan ilk fırsatlardan biri de Bob Dylan oldu. Dylan, onun müzik anlayışının büyük ölçüde değişmesine neden oldu.
Yetmişlerin sonlarında Cohen yazarlık faaliyetlerine tekrar daha fazla ağırlık vermeye başladı ve müzikal uğraşını şaşılır derecede azalttı. Buna rağmen 80’lerin sonunda “I’m Your Man” albümüyle bir kez daha çok satan isimlerden biri olmayı başardı. Onun alışıldık karanlık ruh halinin dikkatle bir ton açılmış sunumu, 90’lardaki “The Future” albümüyle MTV kuşağına kadar ulaştı. Bundan sonra yine bir sessizlik dönemi başladı Kanada’nın en büyüleyici sesinde ve Zen ustası Roshi’ye yemek pişirmek üzere Los Angeles’deki bir Zen tapınağına çekildi.
Cohen’in yeni albümü “Dear Heather”, İncil’den yapılmış alıntılara ve yine İncil’e yapılan göndermelerle kurgulanmış şarkılara, insanın geçmişinde yaşadığı felaketlerin bıraktığı kirden kurtulmak için çare arayışlarına odaklanıyor; deneyselliği, muallaklığı ve tereddüdü ile insanı çarpıyor. Şarkıların bütünü sanatçıyı yakın zamanda derinden sarsan kafa karışıklığına müsait fikirlerin ve epistomolojik kökenli olmayan varoluş arayışının özeti. Önce derin inanç, sonrasında kafa karışıklığı şeklinde gelişen bir dönemde Cohen “Dear Heather” albümündeki metinleri o kadar kesin bir dille kaleme almış ki, bir dinleyicinin itiraz hakkı daha vaizimiz söze başlamadan elinden alınmış. Ancak Cohen’i bu kadar cüretkar yapan şey, karşısına aldığı değerlerin ihtişamının arkasında üzgün bir tükeniş ve sahte bir otorite varlığıdır.
“Dear Heater”, bu otoriteye karşı verilmiş, onu reddeden sitemli ve sert bir cevaptır. Albüm başarısını, sahibinin hiç elden bırakmadığı şüpheciliğine borçludur. Cohen, her zaman kendi küçüklüğünden etkilenmiştir. Onun içinde isyan ettiği kadar, ona karşı isyan etmez. Sanatı, “anlamı, anlamsızlık ile kandırmak” için gerçekleştirdiği uzun ve kuvvet veren bir çaba olmuştur. Acı ya da alay dışında asla büyük şeylerden söz etmez ve sanki bunu yaparken söylediği: bilmediğini bilmektir. “Dear Heather” onun engin tevazusunun mükemmel bir belgesidir. Burada biçim felsefeye yaklaşmış; albüm bir kupür, bir çizim defteri, fikirlerin, hallerin, çeşitliliklerin ve gözlemlerin olduğu bir derleme halinde oluşmuştur. Cohen’in kesinliğe olan ilgisini kaybetme hoşnutluğunun tam duyurusu görülür. Cohen albümde mikrofonun başına geçmiş, ama genellikle başka vokaller kullanmış ve sık sık kendinin ve diğerlerinin dünyası hakkında konuşmuş. Neyi duymayı sevdiğini göstermek istemiş. Hiç bir duygu, gerçeğin ve güzelin üzerindeki ısrardan ayrı tutulmamış. ‘On That Day’ şarkısını ikiz kulelerin yıkıldığı günlerde bestelemiş. İki dakika uzunluğundaki şarkıda Yahudi arpları kullanılmış. “Dear Heather” sahibi için faniliğini kavramış bir ölümlünün kalbinden açılan sıra dışı bir pencere. Cohen şarkılarının bize tüm cömertliği ile sunduğu şey, acı çekmenin kaynağının tarih boyunca değişmediği yönündeki ‘dini’ öğretidir.
