Afili sarı saçları, arkasında duran seksi kadınları ve futbola olan düşkünlüğü ile bilinen gözü yukarıda orta sınıf zamparası Rod Stewart’ın, küçük topluluklarda adını duyurmaya çalıştığı zamanlardan beri içine ukde kalmış bir hayali vardı; Ira Gershwin ve Cole Porter gibi efsanevi şarkı yazarlarının klasikleşmiş şarkılarını yorumlamak, tamamı Amerikan standartlarından oluşan bir albüm çıkarmak.
Aradan yıllar geçti, kendisi dünyanın en ünlü ve zengin yıldızlarından biri oldu, ama bu hayal peşini bırakmadı. Stewart, her şeye karşın kendisini zirveye taşıyan pop şarkıcılığı kariyerini bir yana koydu ve bundan bir kaç yıl önce peşini bırakmayan bu tatlı hayallerin peşinden koşmaya başladı. Bu yolda üç albümün altına imza atan Stewart, ikinci bahar yaşıyor. Yaşı altmışı kariyeri ise 35 yılı devirmiş ünlü şarkıcı, tamamı standartlardan oluşan albümleri ile listeleri yeniden hallaç pamuğu gibi atıyor.
Londra’da ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya gelen Stewart’ın hikayesi 10 Ocak 1945’de başlıyor. Önce futbola sarıyor; hatta profesyonelliğe yükseliyor. Bir Paris gezisi sonrasında birden müziğe, daha doğrusu solculardan oluşan bir anti atom gücü hareketine ve İngiliz halkına yakınlık duyuyor.
Böylelikle ilk kez gitar da çalarak CND protesto marşı şarkıcısı oluyor. Belki de yaşamını bir futbolcu olmayı sürdürmeyi planlarken, bu standartlar yüzünden müzik dünyasına atılıyor. Arkadaşlarıyla çıktığı bir Avrupa turundan sonra beş parasız dönünce babası resti çekiyor ve o da para için gazete satıcılığından, tabelacılığa ve mezarcılığa kadar olmadık işlerde şansını deniyor. 63’te yeni bir trend başlıyor; Stewart siyah müzikleri ile ilgileniyor. Ağız armonikası çalmayı öğreniyor ve gitarını geliştiriyor. Bir süre The Dimensions isimli bir toplulukta yer alıyor, ama beceremiyor. 64 şanslı yılı; Long John Baldry’nin dikkatini çekiyor ve Decca ile anlaşma imzalayarak ilk single’ı ‘Good Morning Little Schoolgirl’ü çıkarıyor. Jeff Beck Group ve Faces olmak üzere iki topluluk deneyimi yaşıyor. 75 yılına kadar çok yoğun çalışıyor. Her biri İngiliz ve Amerikan listelerine giren 5 solo albüm daha çıkarıyor. Bunun yanı sıra single’ları ‘Maggie May’ ve ‘Sailing’ büyük hit oluyor. Diğer yanda Faces ile üç plak daha kaydediyor ve onlarla bütün Avrupa’da konserlere katılıyor. Ancak Faces’ın onun geri plan grubu olduğu eleştirileri işleri karıştırıyor ve 75’de ayrılıyor.
Özel yaşamı karışık ve kirli Stewart’ın. 82 yılının başlarında karısı Alana ile arasına eski kız arkadaşı Britt girince büyük sorunlar yaşanıyor. Stewart bir gece yarısı karısını turne otobüsünden atıyor ve bir yıl sonra karısı ondan boşanıyor. Stewart ise o sırada yaz hiti ‘Baby Jane’ ile yakaladığı başarıyı kutluyor. Daha sonra yeni kız arkadaşı Kelly Embergin’in yanında olduğu Amerika turnelerinden birinde, 80 ortasında sosyal organizasyonlarda dikkat çekiyor. Apollo tiyatrosunun bir jübile kutlamasına katılıyor ve AIDS’liler yararına bir konserde Cindy Lauper ile birlikte şarkı söylüyor. Pepsi reklamları için Tina Turner ile çalışıyor ve ‘It Takes Two’ ortaya çıkıyor. 93’te Brit Awards, 94’te American Music Awards alıyor ve Hall Of Fame’e kabul ediliyor. 97 sonunda Moskova’da Kremlin sarayında konserler veriyor. Ardından başarılı Amerika ve Almanya turnesi geliyor; sonra Las Vegas’ta sahneye çıkıyor. O gün bu gün karık sesiyle 23 albüme imza atıyor. Zirveye tırmanan sayısız şarkısıyla dünya çapında 120 milyon albümü aşan satış grafiği yakalıyor.
2002 tarihli “It Had to Be You: The Great American Songbook”, Stewart’ın hayallerinin ilk ürünüydü. Albümde ‘You Go to My Head’, ‘They Can’t Take That Away From Me’, ‘The Way You Look Tonight’, ‘It Had to Be You’, ‘I’ll Be Seeing You’ ve ‘Every Time We Say Goodbye’ gibi benzersiz ve yıllar geçtikçe kıymetlenmiş aşk şarkıları vardı. Saksofoncu Dave Koz ile Michael Brecker ve trompetçi Arturo Sandoval’ın varlığı belli bir güzellik katıyordu bu çalışmaya.
Ne var ki Stewart, her işinde olduğu gibi bu sevdayı da tadında bırakmadı. Bu albümün ardından özel jet kiralayıp Celtic Glasgow ve Porto arasındaki UEFA kupası finalini izlemek için 12 arkadaşıyla Sevilla’daki lüks bir otele uçunca manşet haberi oldu. Celtic uzatmalarda yenildi ve Stewart 80 bin euro harcadı. Banka hesabını doldurmak için bu albümü yapması gerekiyordu. Yoksa sadece dokuz ay sonra aynı cinsten bir albüm daha çıkarmanın ne anlamı olabilir? “As Time Goes By…: The Great American Songbook, Vol. 2”de yeni olan hiçbir şey yoktu. Ekip aynı, malzeme aynı, hedef aynı; altyapı karaoke gibi ve dumanlı sesiyle Stewart’ın rutin, hatta sıkılmış bir edayla söylediği standartlar.
Bu da yetmedi; şimdi de serinin üçüncü albümü, bağlı bulunduğu BMG şirketinin tüm katalogu Sony’ye geçmesiyle, Sony-BMG etiketi ile piyasaya çıktı.
Hurma ve patlıcan satan el arabacısının fıkrasını bilir misiniz? Bakalım nereye kadar uzayacak?