Solo saksofon öksüz kaldı; Steve Lacy

by · Haziran 27, 2004

Efsanevi Amerikalı caz saksofoncusu Steve Lacy, 4 haziran günü 69 yaşında kansere yenik düştü. Ölümü medyada fazla yankılanmadı, üstelik ondan altı gün sonra ölen popüler caz piyanisti Ray Charles, gündemi belirleyince hepten unutuldu.

Lacy sağlığında da popüler olmaktan titizlikle kaçındı. Amerikalı olmasına karşın, 50’li yılların ortalarında terki diyar eyleyerek Avrupa’ya yerleşti. Uyumlu bir evlilik içinde sanatına adanmış, mütevazı bir yaşam sürdü.

Devrimci müzisyen Sidney Bechet’nin etkisi altında büyüyen Lacy’nin ilk enstrümanı klarnet; ilk kaydı ise altosuyla eşlik ettiği 1941’deki Duke Ellington şarkısı ‘The Mooche’ idi. 21 yaşındayken esen dixieland fırtınasının peşine takıldı, zamanının en önde gelen müzisyenlerinin yanında çalma fırsatını yakaladı. Bunlardan Thelonious Monk, hamurunun yoğrulmasında en etkili isim oldu. Lacy, sanatı boyunca savunduğu estetik değerlerin tohumunu onun yanında ekti. 60’ların ortalarında doğaçlamanın kolektifleşmesine karşı doğan bir akımın içinde, tıpkı çağdaşı tromboncu Roswell Rudd gibi, doğrudan dixiland müziğinin serbest üslubundan beslenerek yaptığı eşliksiz soloları ile başı çekenlerden biri oldu Lacy. Soprano saksofon ile modern caz yapan ve sesleri tersine üfleyerek –yani enstrümanından hava emerek- ses çıkaran ilk müzisyendi. Dixiland geleneği içinden gelen, merdivenin aradaki bebop ve cool basamaklarını atlayan, doğrudan özgür caza terfi eden ve Monk’u en iyi özümseyen beyaz müzisyendi Lacy.

1966’da Amerika kıtasını turladı, politik kargaşa nedeniyle Roma’ya göçtü ve modern klasikleri yorumlayan Musica Elettronica Viva dörtlüsünde yer aldı. 1970 yılında Paris’e yerleşti; böylece yaşamında özgür caz ve doğaçlamalar dönemini açtı; çalışmalarını melodi ve ton üzerinde yoğunlaştırdı. Denebilir ki, bu anlamda Monk’un bayrağını bıraktığı yerden devraldı. Lacy, Avrupa’nın göçmen müzisyenleri arasında en Avrupalı olanıydı. Hayatını İsveçli şarkıcı Irene Aebi ile birleştirmesi, onun Avrupalı kimliğini daha bir pekiştirdi. Bu evlilik eşinin avangard sanata olan yakınlığı nedeniyle çalışmalarına yazınsal bir boyut getirdi; edebiyat ve felsefe dışında görsel sanatlar ve dans ile ilgilenmeye başladı. Eşinin seslendirdiği Herman Melville, Robert Creeley, Gregory Corso ve Lao Tzu şiirlerine enstrümanı ile eşlik etti. Çeşitli dansçı, ressam ve koreograflarla işbirliği yaparak bu çalışmaları zenginleştirdi. Bu dönem çıkardığı ‘The Bath’ ve ‘The Gleam’ gibi işler, onun avangard zekasının en iyi örnekleri oldu; saksofonda geliştirdiği tonlara, ilhamını Hemingway romanlarından alan doğaçlamalar eşlik etti. 1992’de MacArthur ödülü aldı, iki yıl sonra saksofon deneylerini yazdığı kitabı Findings’i çıkardı. Fransız Hükümeti’nden kültür elçisi olarak tanındı. Aynı yıl karısını ve iki kardeşini bir kazada yitirdi. Fransa’da yaşadığı vergi sorunları nedeniyle Amerika’ya döndü ve en son 2002’de Brookline’e yerleşerek New England Konservatuarı’nda öğretim üyeliğine başladı.

Çok ilginç ve çağdaşlarına benzemeyen bir mirası var Lacy’nin. Kariyeri boyunca sıklıkla solo saksofon ve Amerikalı piyanist Mal Waldron ve Japon davulcu Masahiko Togashi gibi ilginç ortaklarla duo çalışmalar yapan Lacy, arkasında yaklaşık 300 parçalık bir arşiv ve yirminin üzerinde solo albüm bıraktı. Cazda solo enstrüman geleneğinin önemli bir halkası olarak anıldı hep. Vasiyetini görmedik, ama canı gibi sevdiği saksofonu ile birlikte gömüldüğünü tahmin ediyoruz.

Kategori: Cumhuriyet Dergi

Yoruk Bırak