Tekno’nun Eksikli Tarihi – 13
Dili klasik, formu rock, ruhu elektronik: Fred Frith
Frank Zappa ve King Crimson’ın altmışlı yıllardaki çalışmaları ile birlikte seriyal müzikten etkilenen, Amerikalı besteci Henry Cowell’ın adından esinlenen İngiliz topluluk Henry Cow, diyalektik materyalist öğretiden elde ettiği çıkarımları müziğe yansıtmayı planlayan müzisyenlerden kurulmuştu. Rock in Opposition ailesi içinde yer alan topluluğun üyelerinden biri olan Fred Frith, eğer kariyerini gölge figür olarak konumlandığı projedeki gitarcılığı ile sınırlasaydı, adı art-rock’ı teknoya bağlayan zincir içinde sadece metal pası olarak geçmeye mahkum olurdu. Ne zaman ki, yetmişli yılların ortalarına doğru solo avangard çalışmalarına başladı, Material, The Golden Palominos, Brian Eno, John Zorn gibi kilit açan isimlerle işbirliği içine girdi; işte o an durduğu yerden koptu ve zincirin önemli halkalarından biri haline geldi.
1968 ile 1973 arasında faaliyet sürdüren Henry Cow’un ardından yeni karasularına yelken açan Frith, İngiltere’den ayrılarak New York’a yerleşti; burada Ikue Mori, Tom Cora, Zeena Parkins, Bob Ostertag gibi entelektüel müzisyenlerle fikir alışverişinde bulunma fırsatını yakaladı. Geliştirdiği düşünceler ışığında dans, sinema ve tiyatro eserleri için müzikler yazmaya başladı. Özgür cazın, rock müziğinin gürültülü baskın gitar doğaçlamayla birleştirmede uzman olan Frith, solo, ikili ve topluluk çalışmaları endüstriyel, tekno ve dans müziğine kadar çeşitlilik gösterir. En hoş tonlarında bile keskin tavırları olan çizgilere sahiptir; onunla her karşılaştığınızda müzik hakkındaki doğru bildiklerinizi yeniden gözden geçirmemize neden olur. İkisinin arası yok; ya seversiniz ya da nefret edersiniz.
Rock ile yeni eğilimleri buluşturma uğraşında şimdi 35 yılı geride bırakmış durumda Frith. Material’ın ritim seksiyonunu arkasına alarak kurduğu Massacre üçlüsü ile kilometre taşı albümler yapan Frith’in, şüphesiz en iyi çalışması 1981 tarihli “Speechless”. Bu çalışmasında Bela Bartok etkili melodileri biçim bozma yöntemiyle işleyerek, kapitalizmin metropollerde de vahşileştiği gericiliğin yükseldiği seksenlerin başında New York’da yaşayan huzursuz bir adam olarak, ‘Carnival On The Wall Street’ adlı parçasında Yuppie’lerin korkutucu yükselişi ve trajik çöküşünü, bir karnaval havasını zehreden özgün cümleleriyle anlatır. Yine aynı albümdeki ‘A Split in The Ocean’, DNA ve Arto Lindsay’i ilk öğretime yazdıran velinin, Lounge Lizards’ın lise masraflarını karşılayan üvey babanın kendisi olduğunu yasalar karşısında ispatlar.
Bir başka unutulmaz üçlemesi “Guitar Solos”, onu dünya çapında avangard isimlerden biri yapar. Yalnızlığın verdiği avantaj ile dezavantajı barıştırarak, çıkardığı neşeli gürültülerle sevinci hüzne dönüştürür; mutlu zamanlardan kederli anlara açılan kapıları aralar. Modern toplumlarda mutluluk ile mutsuzluk arasındaki mesafenin ne kadar kısalabileceğini betimler. Bunu müzikal açıdan New York’un çok-tonluluk ve çok-ritimliliği ile Doğu Avrupa folk müziğinden ödünç alınan pasajlara doğru uzanan keskin virajların yüklendiği analojilerde dillendirir. İsveçli caz rock topluluğu Von Zamla ve Muffins üyeleri ile gerçekleştirdiği “Gravity” albümü, onun bugüne değin yaptığı en cismani iştir. Çünkü Red Kit’i aratmayacak kadar yalnızlığı seven bu adamın burada bas gitarı, gitarı ve kemanı ile yaptığı müzisyenler arası arabuluculuk, en çok burada gözlemlenir.
Dört kanal kaydedilen “Cheap At Half The Price”, Frith’in şarkı söylediği ilk solo albüm. Hem de ne şarkılar; hepsi birbirinden keskin, hepsi birbirinden hırçın. Noise fanları için ders niteliğindeki “Live in Japan”, Frith’in tanıdığımız enstrümanlar dışında, -olmayan elektronik imkanlarını sınırda zorlayarak- olağan ev eşyalarını sanki birer müzik aletiymiş gibi (yani Photek ve Björk’den yaklaşık 20 yıl önce) onlardan ses üreterek devreye soktuğu çalışma. Sonraki “Technology Of Tears” ise, bu deneyimin sonuçlarını esrarengiz yapısalcılığı ile buluşturmasının ürünü. İlk dinleyişte ayırtına varmasak da, o çok sevdiğimiz John Zorn’un “Naked City”sindeki vurucu basların, Lars Hullmer’in “Looping Home Orchestra”sındaki unutulmaz kemanların, Brian Eno’nun “Music For Films”indeki tezatları ilmikleyen tınıların sahibi odur.
Sağ tarafında her şeyi oluruna bırakan, sol tarafında ise rastlantısallığa yer vermeyen biri olarak kendisiyle çelişir. Her boşluğu kişisel özellikleriyle dolduran, ama hiç birini tam olarak kendine mal etmeyen sanal bir kolektivisttir. Bu özelliğini daha yakından görebilmek için, son iki çalışmasına bakmak bile kafidir.
Geçen yıl çıkan “Middle Of The Moment”, çölde yakılmış kamp ateşine benzer ya da Müslüman mahallesinde salyangoz satan bir sinema şiiri. Amerikalı şair filozof Robert Lax’dan esinlenerek Sahra Çölü’nde yaşayan Tuareg kabilesinin yaşamını konu alan film için yapılmış müziklerde, Frith’in kendine özgü üretme yöntemi açıktan gözlemlenir. Yöresel çiğ tınların (kendileri için egzotik, Bedeviler için gerçek), bazen bir çocuk ağlaması, bazen bir devenin toynak seslerinin elektrik gitarda vücut bulmuş bir atmosferin içine yerleştirilmesi, tüm malzemenin onun kişisel batılı prizmasından ve rakik emek sürecinden geçtiğinin göstergesidir.
Bu yıl çıkan “Eleventh Hour” ise, onun zikzaklarına, her defasında bir kez daha insanları şaşırtmasına iyice alıştırır bizi. 15 yıl önce Step Across The Border filminde Frith, sanatsal yolunun yol haritasını çizmişti. Yeni ikili çalışması “The Elevent Hour” bu mottonun hem onayı, hem reddidir. Arditti Quartet ile çalışması tamamen rastlantısal. Bremen radyosunun teklifiyle bir araya gelmelerinin ardından birbirlerini kendileri için uygun görmemiş, ancak aralarında giderek artan bir yakınlaşmayla Lelekovice’nin bambaşka bir yorumuna neden oluyorlar.
Beste doğaçlamayı iki ayrı kutup gibi gördüğünden kendisini hiçbir zaman bir caz müzisyeni olarak düşünmüyor burada Frith. Onun solo doğaçlamaları bestelenmiş havası taşır, çünkü bunlar kompozisyonlarına dahildir. Sorun, Rodgers ve Hammerstein’in John Coltrane kaydı “My Favorite Things” kaydından, Coltrane’in kendisinden daha çok para kazanmış olması örneğindeki gibi, doğaçlayanın her parçayı bağımsız bir beste gibi görmek zorunda bırakılmasıdır. Kısa hikayeler daha çok ilgilendirir onu. Ayrı segmentlerin yan yana olmak dışında, başka türden ilişkilere girmeleri heyecan verir ona. O açıdan Her ne kadar Frith’in besteleri klasik müzik dilinde, rock müzik formunda olsalar da, ruhunun elektronik olduklarını söylemek yanlış olmaz.
