Tekno’nun Eksikli Tarihi – 19
Ve caz teknoya rastlar; Herbie Hancock
1983 bir dönüm noktası. Döndüren kişi Herbie Hancock, elindeki matkabın adı ise ‘Rock It’. Ustanın basçı ve yapımcı Bill Laswell ile birlikte yaptığı bu single, büyük işler beceriyor; ummadık kapılar açıyor. Şaşılası bir biçimde ilk defa bir cazcının ürünü MTV hiti oluyor. ‘Rock It’ aynı zamanda bir caz müzisyeni ile bir hip-hopçıyı yan yana getiren ilk çalışma. Parçanın yıldızı, müziğe pikapları sokarak scratch yoluyla melodiler üreten DJ Grandmixer D.ST. Hatta işler kontrolden çıkmaya başladığında Grammy bile kazanıyorlar. Bu dönemde daha bir dizi çalışma yapıyor Hancock, ama hiçbiri bu parçanın içinde yer aldığı “Future Shock” albümünün yanından bile geçemiyor.
Bunların arasında Gambiyalı bir kora (yerel bir Afrika çalgısı) virtüözü olan Foday Muso Suso ile yaptığı “Jazz Africa”da bulunuyor.
Hancock 1960 yılından beri neredeyse akustik, elektronik caz ve R&B arasında akışkan geçişler yapıyordu, ama her zaman bu kaynaşımların belli belirsiz bir kapalılığı vardı.
Aslen 1981 tarihli “Magic Windows” albümü ile başladı, bu caz ustasının elektronik yolculuğu. Cazdan elektroniğe giden yolda soul, funk ve R&B birer aracıydı ve müzik dünyasında bunalım ve çıkışın iç içe geçtiği yıla ait olan bu albümde aracıların sesine kulak vermiş; ilk tekno-pop flörtleri de açıktan açığa göz kırpmaya başlamıştı.
Bir yıl sonra çıkan “Lite Me Up”, zirve öncesi bir adım daha yaklaşıyordu işin özüne. Cazın sonraki yılları açısından önemli bir perspektif çizen, kendince öngörülerde bulunan albüme Quincy Jones’ın dans müziği motifli fikirleri katkıda bulunmuştu.
Hancock arada reklâm spotlarına da müzik yazma işine girişiyor; yanında harcı âlem işler için George Benson, Michael Brecker ve Marsalis Biraderler ile çalışıyordu. Sayısız ödülü oturma salonunun büfesinde sergileyen dahi, dinamik surround ses sistemi ve sanal çalgılarla turnelere çıkıyordu.
Piyasa işleri ile entelektüel zihinsel çalışmalar halvet olmuştu cazın bu sıra dışı düşünürünün kafasında. Konserlerinde yanından eksik etmediği Korg Karma synthesizer’ı, hem eğlenceli tınılar, hem de bazı tahmin edilmeyen örgüleri tetiklemek için kullanıyordu Hancock.
Kurduğu bir ses sistemi içinde Aux çıkışını ikiden üçe arttırarak, bunu da surround kanalıyla küçük hoparlörlere gönderen Hancock, çalgı seslerine hacım kazandırıyordu.
Bu sayede sesi sahneden çıkararak, dinleyiciye sonic bir hareketlilik deneyimi yaşatabiliyordu.
Kullandığı ana ses genellikle parçanın önünden ve asıl yapısından alınmış bir notaydı. Önce müziğin yönünü belirliyor, sonra atmosfere münasip tınıları seçiyordu. Yıllar öncesinde temelleri atılan bu mantık, meyvesini çok uzun süre sonra “Future 2 Future” albümünde veriyordu.
Software enstrümanlar da kullanan Hancock, her zaman her şeyi çalabilen tek bir enstrümanın hayalini kurdu yıllar boyunca aslında. Uzun sure hardware kartların olacağını bunların her birinin ayrı synthesizer’lar gibi çalışacağını ve hepsinin tek bir kutuya yerleşebileceğini veya buna benzer bir şey olacağını düşündü. Bugün eğer enstrüman modellemede insan aklının ötesine geçildiyse bunda en büyük paylardan biri onundu.
Evet, artık gerçekten geçmişin enstrüman yapılandırmasının çok ötesine geçildi. Fiziksel enstrümanlara hiç benzemeyen sanal çalgılar var. Bunları birer oyuncak olarak kabul eden Hancock, tam bir Mac tutkunu olduğunu gizlemeden sürdürüyor çalışmalarını.
Önemli yol ayrımlarından birinde şu soruyu sormuştu kendine Hancock: “Müziğimi kavrayacaktım yoksa vaktimi sesleri yan yana koymaya mı ayıracaktım, çünkü her ikisini birden yapamam”. Müziği kavramak daha lineer, yatay bir konsept, sesleri kurgulamak dikey bir kavram diye düşündü.
