Tekno’nun Eksikli Tarihi – 26
Çalgısal Minimalizm; Steve Reich
En önemli temsilcisi olduğuna hiç şüphe duyulmayan Çalgısal Minimalizm’in kurucusu Steve Reich’ın çalışmalarının civcivli zamanları aşağı yukarı bir 10 yıl sürdü. Bu terim ilk kez 1974 yılında ortaya atıldığında, Reich ile birlikte aynı sularda yüzen La Monte Young, Terry Riley ve Philip Glass (film müzikleri alanında Michael Nyman), aslında maceranın tüm etaplarını tamamlamış ve geri dönme hazırlıkları içindelerdi. Onlar için o saatten sonra yapılan çalışmalara post-minimalizm demek daha doğruydu, çünkü uzunca süredir kırklı yılların ilk minimalist bestecileri olan Daniel Lentz ve William Duckworth’ün mirasından sebepleniyorlardı.
Bir şekilde bu kavram, talihsiz bir biçimde fenomen olma hayallerini yitirmiş, sadece dar ve bilimsel, akademik bir alanda hüküm giymişken, bu müzisyenlerin ellerinde zihinsel bir eğlenceye dönüşme umutlarını yeşertiyordu.
Zihinselliğe ruh ve sosyallik katma merakı daha ziyade Reich’a içkin bir özellikti. New York’da Mills Kolejinde Darius Milhaud ile Luciano Berio yanında felsefe ve kompozisyon dersleri alan genç Reich, 1963-65 arası Morton Subotnik tarafından kurulan ve tüm Amerikan yenilikçi müzik delilerinin toplantı merkezi olan Tape Music Center’da çalışmıştı. Terry Riley’nin teyp kayıtları üzerinde denemeler yaparken, kendini birdenbire kendi eserlerine başlayan biri olarak bulmuştu.
Eksikliğini hissettiği şeydi onu kendi eserlerini yapmaya iten. Ve aynı hissiyat onun en büyük özelliklerinden biri oldu. Biraz da “davetsiz misafir” gibi görülen bu adam, herkes “geleceğin müziğini yapmakla meşgul” iken, soyut ve nesnesiz bestelerle yüksek profil çizme telaşı içindeyken, aralarında entelektüel görünme yarışı yaparken, duyarlı tavırlarıyla dikkat çekiyordu. Batı müziğinde bilgiye ve detaya yüklenmenin moda olduğu zamanlarda, sade, ama moda olmayan bir üslupla tehlikeli bir yolu tercih etmişti. Teorilere, teknik gelişkinliklere aldırmadan, duygulara seslenen çalışmalar yapmış ve bu yolla kendini çok sevdiği ve saygı duyduğu John Cage’den kalın bir çizgi ile ayırmıştı.
İlk eseri “It’s Gonna Rain”, iki bandı birden çalıştırarak, iki ayrı ses kaydının birliğini ve uzaklığını deşifre etmeye çalışmalarının ürünüdür. Phasing (evreleme) adını verdiği teknikle, kısa ve kendini tekrar eden kayıtlar yapıyor, bu kayıtları teybinde döndürürken üzerine canlı çalıyordu. Mükemmel çalamadığı, eşzamanlılığı yitirdiği durumlarda ortaya çıkan sürprizlere sarılıyor, hatalardan oluşan bir çalma biçimi yaratarak buna duygusal temalar yüklüyordu. Böylece bağımsız bir notalar zinciri oluşturuyordu.
Kazara geliştirmişti bu yöntemi aslında Reich. Reich bu keşfini “Rahip Walter’ın sesini çektiğim iki adet bandım vardı. İkisi de aynıydı. Walter yağmur yağacak diyordu. İki teypten birinin çıkışını sağ, diğerini sol kulağıma bağladım. Amacım yağmur ve yağacak sözcükleri arasında bağlantı yapmaktı. İki ses aynı anda başladı ve bir süre sonra biri diğerini geçti. Sanki ses sol kulağıma, oradan tüm vücuduma yayılıyor sonra da beynimin merkezine geri dönüyordu” diye anlatır. Reich’ın bu yöntemi kullandığı parçalarda, son derece duygusal etkiler gözlemlenmekteydi.
Üst üste kayıtların farklı hızlarla çalınması ve kaydırılması esasına dayalı phasing tekniği, sonradan entelektüel gitarcı Robert Fripp’in “Frippertonics” çalışmalarına ilham kaynağı olacaktı.
Buradan piyano ve marimba dönemine geçer Reich. Sol el üç tuş üzerinde gezerken diğeri serbesttir. Her iki el ve her iki piyano aynı anda başlar, ancak zamanla değişimler geçirirler. Arada buluşmalar ve uzaklaşmalar yaşanır; birlikte bitirirken aynı yerde buluşurlar. Bunu iki ayrı piyanoda kaydeder. Böylelikle özgün bir kompozisyon anlayışı geliştirmiştir, kendine özgü. Sonucun dinleyicide yol açtığı etki şudur: malzemesi son derece sade, icrası da basit olduğu halde, dinleyici bunları karmaşık ses geçişleri olarak algılar. Oysa müzisyen sürekli tonları azaltan bir anlayışla çalmaktadır. Bu ses kaymalarının oluşturduğu etkiye psiko-akustik kurallar bütünü adı verilir.
Altmışların sonundaki çalışmaları mikrofon ve amplifikatör üzerineydi. Pendulum Müzik adını verdiği çalışmalarda, Bir mikrofon ile bir amplifikatörün yan yana gelerek oluşturduğu akroşman sonucu düdük sesine benzer ötmelerin üzerine yoğunlaştı Tavana asılmış mikrofonlar, müzik başlarken verilen ilk ivme ile amplifikatörler üzerinden geçer; ona en yakın olduğu noktada feedback yapar. Mikrofonların her biri ayrı ses çıkardığından, başta ayrı ivmeler verildiğinden ve mikrofon salınımlarının giderek yavaşlamasından (kısa seslerin yerini giderek uzayan seslerin almasından) ilginç bir ses birleşimi ortaya çıkar.
Reich’ın 1970 tarihli önemli eseri “Four Organs” küçük bir figürün sürekli tekrarından oluşan, müzikteki değişimlerin fark ettirilmeden yapıldığı, son derece tekdüze bir müzikti. Melodinin gitgide yavaşladığı hissini veren parçada, uzunluğu 11 ölçü olan notalar, parça sonunda 256 ölçüye uzar.
“Music For 18 Musicians”, post-minimalizm döneminin en önemli eseridir. 12. yüzyıldaki org tekniğini kullanan Reich, burada Ortaçağ müziğindeki cümle yapılarını mercek altına alır. Village Voice tarafından Amerika’nın yaşayan en iyi bestecisi olarak görülen Reich’ın modern klasik ve pop müzik üzerinde güçlü etkileri vardır. Reich daha sonra makinelerden keşfettiği ritimleri çalmak için, sıradan basit konuşma dilinin doğal melodileriyle Kronos Quartet’in akıldan çıkmayan etkilerini “Different Trains”te birleştirdi ve bu çalışmasıyla Grammy alır. Benzer bir etki alanı genişlemesi “Reich Remixed” albümünde gerçekleşir.
Yüze yakın albüme emeği geçen Reich, tarzının dışında Sonic Youth’tan Safri Duo’ya kadar el atmış; Cold Cut, Ken Ishii, DJ Spooky gibi mühim djing sanatçıları tarafından remikslenmiş bir usta sıfatını kazanmıştı
