Tekno’nun Eksikli Tarihi – 28

Amerikan Tarzı Entelektüel; Laurie Anderson

Nadide bir performans sanatçısı olarak Laurie Anderson’ın yapıtları, zamanında Amerikan avangard müziğinin en ileri ve özgün örnekleriydi. Diğerlerine göre şansı eğlenceyi, alayı ve günceli iç içe işleyen teknoloji uyumlu kafa yapısındaydı.

 

Şarkıcı, yazar, kemancı, yönetmen, şair, heykeltıraş, fotoğrafçı Anderson, elektro-avangardın rüştü adına, teknoloji ve medyanın tüm olanaklarından faydalanıyordu.

Enstrümanları yalnızca sesi ve kemandan ibaret değildi; yüz ve vücut imleri (gesture), video prodüksiyonları ve kaydedilmiş her türden ses onun birer müzikal materyal olarak kullandığı şeylerdi. Tüm bunların yanı sıra ses ve ışık efektlerinden elektronik olarak üretilebilecek her türlü ses onun malzemelerinin kapsamındaydı. Bu kadar öğeye rağmen müziğini, melodik yapı olarak bakıldığında, kısa süren güçlü tekrarları, tonal malzemeleri, açık ve sert kaçan metinleriyle, minimalist olarak tanımlamak mümkündü.

Anderson’ın seçkin izleyicileri, onun çalışmalarını John Cage, Karl Stockhausen, Steve Reich ve Philip Glass’ın işler ile yan yana koymuşlardı. Ne var ki, Anderson’ın kolaylıkla deşifre edilemeyen popüler başarısı, tam olarak sürdürdüğü eski Vodvil geleneklerini, onların epizodik, esnek yapılarını kendi hikaye anlatımı ve medya kullanım teknikleriyle başarılı bir şekilde kaynaştırmasında gizliydi. Belirli  fikir  patlamaları ve  dalgalanmaları, kültür koridorlarına radyoaktif tozlar gibi serpiştirir; olağan hikayelerini tüketim toplumunun hizmetine bir meta olarak sunardı.

Çalışmaları umutsuzluk, yabancılaşma hisleri verirdi insana; tıpkı yarın teknonun bize anlatmaya çalıştığı dünyaya bir fragman teşkil edercesine. Sorunların inatla üzerine giden veya psikolojinin ve sodominin en çetrefilli sorunsalını irdeleyen Anderson’ın çıkışı yalnızca mass-media içinde sanatsal yükselişe değil, müzikteki bir başarıya da işaret ediyordu. Canlı performansları ve deneysel şovları, tekno sahnesinin yarınını hazırlıyordu.

Zamanın synth-wave dönemlerinden kalma ‘O Superman’ gibi hit parçalar sanatçıların çalışmalarına esin kaynağı oluyordu. Rock müzik kalıplarına sığmayan Anderson’ın ilk plağı “Big Science”da minimalist, sıradan, serserice, tulum ya da gayda ile işlenmiş Art-rock temaları, zorlamayan ambient bir fon, rustik caz temaları, bu temalara koşut bilinmeyen bir dilde paranormal konuşma sesleri duyulur.

Kültürel enkazdan anıtsal bir dil kolajı oluşturan Anderson’ın metodolojisi eklektiktir: Yinelenen tümceler, düşler, mektuplar, şiirler, espriler, tuhaf anekdotlar, müzikalleri çağrıştıran büyüleyici minimal tınılar sık sık karşımıza çıkar. ‘Language is a Virus from Outer Space’, William Burroughs ölçütlerindedir. Anderson tüm iyi şairler gibi, dilin dokusuyla takıntılı şekilde uğraşıyordu. Dili bize Burroughs gibi bir aforizma olarak aktarıyordu. Bu dil, yabancılaşma ve duyarsızlaşma dürtüsüyle ana rahmine yeni düşmüş teknonun akıbeti ile oynuyordu.

Sahnedeki zamanın büyük bölümünde Anderson karanlıkta kalıp, tüm teknik donanımın ortasında sanki bir teknisyen gibi dolaşırken, sonradan tekno sahnesinde başrolü üstlenen androjen imaj, ona stilist Winston Tong tarafından hediye edilmişti. Anderson çok uzun zamandan beri farklı sosyal durumlara sahip insanların seslerinden etkilenerek, üzerlerinde çalışmıştı. Kendi sesini bir kadın sesinden, erkeksi bir sese, hatta cinsiyetsiz bir ses çevirebilmek için transformasyona uğratır, şeklini bozar; otorite figürlerin seslerini kişiliksizleştirerek taklit ederdi. “Talking Heads” (Amerikan televizyon kanallarında ruhsuzca konuşan radyo spikerlerine takılan isim) gibi yayın yapıyormuşçasına konuşurdu. Anderson’ın “söylencesel bir saçmalık” oluşturan metinleri, zorlu bir biçim arayışının toplamıdır.

Onun “hikaye anlatıcısı” (story-teller) yanı sevilen özelliğidir. Gerçekçi değildir hikayeleri; politik ve sosyal konulara göndermeler yaparak kurgusal hikayeler anlatır. Böylece düşle gerçek arasında kullandığı metaforları sayesinde gelişkin bir hikaye anlatıcısı sıfatını hak eder. Anderson gibi bir sanatçıyı tanıyanlar, sanatçı diye yutturulmaya çalışılan bir çok zirzopun ne kadar tıntın olduğunu daha iyi anlayabiliyordu.

‘O Superman’ ve “U.S-Live”ın yaptığı sürprizden sonra “Mister Heartbreak” 1984’te kamuoyunun gündemine sunuldu. Tüm niteliklerine rağmen zirve şansı olmayan çalışma, genç kuşağın yetenekli avangard gitarcı Adrian Belew’in efekt üreten keskin tonlu gitarı sayesinde kişilik kazanmıştı. “Mister Heartbreak”, bir önceki albüme benzer kompozisyon ilkelerine bağlı kalınarak gerçekleştirilmiş, ‘Sharkey’s Day’de olduğu üzere, nefesli ve vurmalı çalgılarla zenginleştirilmiş bir renk pınarı görünümündeydi. Synthesizer ile birkaç etnik ritim veya hare-krişna numarası ile dans temalarını buluşturmak bu albümün ilginç yanlarıydı.

“Strange Angels”, onun giderek poplaşan anlayışına işaret ediyordu; parçalar daha kısa fakat konuları itibarı ile yerli yerindeydi. Elektronik blues ses tonuyla anlattığı hikayelerin yerini, özel efekt ve mikslere almış; konuşmayı bırakıp şarkı söylemeye başlamıştı. Bu albümde, Walter Benjamin’e adanmış ve onun görüşlerine gönderme yapan bir şarkı vardı. Bazı eleştirmenler, bu içeriğin pop şarkıları için fazlaca ağır olduğunu, hedefini bulmayacağını ileri sürerlerken, Anderson, “insanların çalışmalarım hakkında ne düşündüğünü bilmek istiyorum fakat, bu bana genellikle yardımcı olmaktan uzak ve kafa karıştırıcı geliyor” diyordu.

Şimdilerde yorumcu, istenilen sanatsal yetkinliğe erişebilmiş zeki bir pop şarkıcısı ve entelektüel çözücü olarak, elektronik mağazasında tozlanmış bir rafa sahip Laurie Anderson.  

Bu yazı Kategorilenmemiş kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>