Minimal ses dervişi; Terry Riley
Bir keşişi andıran yüzü, Rönesans desenlerinden fırlamış ak sakalı ve yekpare kumaştan kesilmiş otantik giysileriyle Terry Riley, elektronik müzik tarihinin belki de en çekici dervişiydi. Bu kayıt aşığı seyyar ruhlu adam, eğer ufacık bir ses bulacağından eminse dünyanın bir ucundan öteki ucuna kalkıp gitmekten; hatta bir süreliğine yabancı diyarlarda gurbetçi olarak yaşamaktan kendini alıkoyamayan bir deliydi.
Minimalist öncü Riley, aynı zamanda savaş sonrası dünyanın en devrimci bestecilerinden de biri. Western motiflerini basit teyp kayıtları sayesinde çoğaltarak kendine has bir düzeneğin içinde loop ve delay işlemlerinden geçirerek deneysel çalışmalarla işe başlayan Riley, daha sonradan sebep olacağı gelişmelerin sadece bir kısmının farkındaydı.
Profesyonel yaşamına ellili yıllarda bir piyanist olarak başlaması, piyanistlikle yetinmeyerek bu klasik enstrümanı elektronik filtrelerle münasebete sokması dönemindeki tüm mühim entelektüeller ile tanışma fırsatını sağlamıştı kendisine.
Berkeley mezuniyeti sonrasında kendini “tape delay/feedback” adını verdiği bir kayıt yöntemine adayarak, dönemi için şaşırtıcı müzikal ifadeler yaratıyordu. Sadece içinden orijinal sesler çıkarıp teybine alabilmek amacıyla saksofon öğrenen bu tutkulu adam, epik doğaçlamalar ve yaratıcılığın sınırları konusunda daha da özgürdü artık.
Halen en önemli çalışması olarak kabul edilir 1967 yılında çıkardığı ilk plağı “Rainbow in Curved Air”. Öğrencilik öncesi ve sonrasındaki tüm deneylerinden elde ettiği sonuçların birikimiydi bu albüm. Yeni Müzik adına yaratılan evrelendirilmiş müzik gibi pek çok kavram ilk kez bu albümde vücuda gelmişti. “Rainbow in Curved Air” açık seçik okunan tekniği sayesinde Riley’ye kalıplardan doğaçlamaya giden yolu açmış; daha sonraki çalışmaları ile üzerine istediği kadar kat çıkabileceği binanın temelini atmıştı. “Rainbow in Curved Air”, renkli motifleriyle yarının, ruhani atmosferiyle de bir başka dünyanın müziği olma özelliğini taşıyordu.
Zaman geciktirici akümülatör kullandığı 1968 tarihli “Poppy Nogood and the Phantom Band All Night Flight, Vol.1”da yankılanan seslerle örmüştü müziğini.
John Cale’nin de katıldığı 1971’deki “Church of Anthrax”, deneysel müzik dünyasında yeni bir çığırın habercisi gibiydi.
İkili albüm “Persian Surgery Dervishes”, meditasyon dünyasının ruhunu kullanan ilk trance plağı olarak görmek yanlış bir tarif değildi. İç içe geçmiş tekrara dayalı sesler, minimalizmin iri adımlarından biri olarak kabul görüyordu.
Yetmişlerde Hindistan’da yaşadı Riley, vokal müziği ile ilgilenmek için. Pandit Pran Nath ile çalıştı. Elektronik müzik tarihinin nadir bulunan plaklarına imza attı. Saykodelik müziğin elektronik ortama transfer edilmesinde yol açmış; ipnotize edici tekrarla modal caza yakın kavramlar oluşturmuştu bu plaklar.
Her plağı bir film gibiydi Riley’in. Karmaşık olaylar, dostluklar, ruhi derinliğe sahip psikolojik karakterler, pastoral ve gerçeküstücü manzaralar, insanlık ilişkileri tasvirleri; bunların tamamı mevcuttu Riley albümlerinde. Kült statüsündeki albümlere taş çıkaracak kadar tuhaf olayları ve kişilikleri seslerle resmetmesindeki maharet, yeraltı sinemasının paradoksal aksiyonları gibiydi.
Eğer örnek vermek gerekirse, efsanevi Alman oyuncu Klaus Kinski, Riley çalışmalarının sinematik örgüsü için kusursuz bir karakterdi; tıpkı Werner Herzog filmlerinin pelikülası ve onlara kusursuzca eşlik eden Popol Vuh müzikleri gibi.