Tekno’nun Eksikli Tarihi – 35

Türler Arası Yaratıcı Müzisyen; Elliot Sharp

New Yorklu gitarcı, saksofoncu ve sıra dışı besteci Elliot Sharp, 27 yıllık müzisyenlik yaşamında, müziğini tarif etmekte zorlanan eleştirmen ve dinleyiciler tarafından kılıktan kılığa sokulan müzisyenlerin başını çekiyor. Bir albümünde yeni folkun öncüsü oluyor, bir sonrakinde özgür cazcı. Ardından avangard sanatçı diye gösterilirken, bir başkası tarafından noise müziği hareketinin önde gideni diye anlatılıyor.

 

Oysa Sharp’ı özüne en yakın gösteren ve hakkındaki çelişkili ifadeli ve tanımları da bir ipe çeken en berrak çalışması 2005 yılında Terraplane projesi kapsamında çıkardığı “Secret Life” albümü oldu. Bu albümde ilk kez uçuk kaçık bir blues gitarcısı hüviyeti ile çıkıyordu dinleyicilerinin karşısına Sharp.

Bu onun özüne en fazla dokunan yüzüydü. Çünkü blues Sharp için yeni bir şey değildi. Onu bizler her zaman elektronik, avangart ve modern konseptlere aşık bir manyak olarak kabul etmiş olsak da, yaptığı her ne olursa olsun, Alttan alta blues müziğinin kökleri kendini hissettiriyor ve nedense bu yanının altı bir türlü çizilmiyordu.

Sharp doksanların ortalarından beri Terraplane projesi kapsamında blues adına zihin açıcı tekliflerde bulunuyor; muhafazakâr dinleyicileri rahatsız eden “münasebetsizliklerde” bulunuyordu. Charles Mingus’un oğlu Eric’in Terraplane orkestrasına katılması, blues ile cilveleşme katsayısını yükseltiyor, bu müziğe bakış açısını alabildiğine kentli bir ruh haline taşıyordu.

Aslında yeni bir dinleyici kitlesi oluşturmak adına Sharp’ın kendini stilistik olarak değiştirmeye pek gereksinimi yoktu. Blues kendini çok uzun süreçte açmıştı Sharp’a. Ondaki keskin uçların ve diğer dönüşümlerin tersine, blues Sharp’ın müziğine çok uzun süreçte ve sindire sindire nüfus etmişti.

“Bir albüm sanatçının içinden dünyaya açılan bir penceredir” diyen Sharp, görüntüdeki şaşırtıcılığına karşın, büyük keşif gezilerine çıkmıyor. O nedenle özünde çok farklı bir albüm değildi “Secret Life”, sanatçının mantıksal dizgesi ve bu dizgenin vardığı sonuçlar açısından.

Sharp için blues, öncelikle akşamları terasında otururken hayatın sıkıntılarından uzaklaşmanın aracı oldu. Tüm sinirini üzerinden alan bu müzikle kurduğu ilişkinin kökeninde önce Muddy Waters ve Howlin’ Wolf, sonra da Yardbirds ve Rolling Stones var. Slide gitara başladığında bu müzisyenlerin neden çok değerli olduğunu daha iyi kavramaya başlıyordu. Akor ve skalalarla çalmayı öğrenmeden evvel, laboratuarlarda kullanılan deney tüpleri ile çalma fikrini bu müzisyenlerden esinleniyordu.

Altmışlı yılların sonlarında, dünyada esen muhalefet rüzgârlarının etkisinde kalan Sharp, Karlheinz Stockhausen, Harry Partch, Cecil Taylor, Ornette Coleman, Feedback, Saykodelik Hint müziği dinlemeye başlamış ve bunların hepsini birden çalmak istemişti. Bunların karışımından oluşan ve kendini ifade edeceği bir yol için öncelikle kimliğini bulmak zorunda olduğunu iyi biliyordu. İşte bunun içindir ki, eleştirmen ve dinleyiciler tarafından kılıktan kılığa sokulan müzisyenlerin başını çekiyordu.

“Ben Kimim?”. Bu soru, Sharp için halen yanıtsız ve tamamlanmamış durumda. Yaşının ilerlemişliğine karşın “kırkından sonra azanı teneşir paklar” lafını doğrularcasına daha çok tekno ve deneysel orkestrasyonlarla haşır neşir olan Sharp’ın, şimdi Terraplane’nin yanına Melvin Gibb ve Lounge Carter’ın içinde bulunduğu bir power-trio’yu koyması tesadüf değil. İki ekibin kesişim kümesinde gitar var.

Sharp’ın bu bileşendeki gitar çalışı James Blood Ulmer, Sony Sharrock ve Jimi etkileri taşısa da, uyum ve melodi açısından Ornette Coleman’a yakın olması oldukça anlamlıydı. Onun için gitar albümleriyle orkestral çalışmalar arasında herhangi bir çelişki yoktu. Gitar Sharp için kompozisyonun çıkış noktası. Olanaklarını genişlettiği bu enstrüman sayesinde Sharp türler arası yaratıcı müzisyen sıfatına layık görülüyordu.  

Geçmişinde entelektüel bir konstrüktivist gibi bestelere imza atan bu adam, bilimsel formüllere ve teknolojik gelişmelere sıkı sıkıya bağlıydı. Duyguya mantık tarafından itiş kakış davranıldığı dünyada, öfkeden hüzne giden bir duygusal hatta sıra dışı seslerle çalışıyordu Sharp. Aynı anda hem mutlu, hem heyecanlı; ama bir o kadar da çelişkisiz kompozisyonlarla, müziğe sıra dışı teknolojik duygular yüklüyordu. Bu sesler alışıldık sesleri sevenlere ezoterik ve tehlikeli gelse de, her kesimden dinleyici bu doğaçlamaları dinlerken bir başka boyuta büyük bir güvenlik içinde geçtiğini rahatlıkla kabullenebilirdi.

Seksen sonu doksan başı; efsanevi “downtown” dönemine giren Sharp, John Zorn, John Laurie, Bill Laswell ve Fred Frith gibi isimlerle birlikte bu akımın temsilcilerinden biri sayılıyordu. Fanus içinde yaşanan bu dünya, 9/11 ile birlikte yıkıldı; çünkü New York’ta yaşayan tüm müzisyenler gibi bu camianın mensupları da gerçek dünyaya ayak bastırılmışlardı.

Sharp gibi aşırı derecede gelişmiş bir kişiselcinin bile, lokalden globale giden bu yoldaki dönüşümü, ona ve müziğine zarardan ziyade yarar getirdi. New Yorklu bir müzisyen zümresi için kullanılan avangart kelimesinin içine politika girdi böylece. Oysa blues müziğinin bu çevreye sızma ihtimali hiç mi hiç yoktu; tıpkı hayatın gerçeklerinin sızma ihtimali olmayışı gibi. Sharp’ın müziğinin aslına uygun olmayan tanımlamalardan sıyrılması hepimiz için büyük bir kıvanç.  

Bu yazı Kategorilenmemiş kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>