Tekno’nun Eksikli Tarihi – 4

Ultramarine mavisine Robert Wyatt kızılı (ya da dans pistinde terlemek)

Amerikalı yönetmen Joseph Mankiewicz’in 1953 yapımı Jules Cesar adlı filminde tüm halktan insanlar, askerler, çalışanlar ve köleler kan ter içinde görülürler. Çünkü herkes kendi içinde tartışır, mücadele eder, üretir; bunu yansıtma görevini de ter üstlenir. Filmdeki ter öğesi yaşamı hak ederek tüketmenin göstergesiydi. Koca filmde terlemeyen tek bir kişi vardı; o da Cesar’ın kendisiydi. Kuşkusuz Cesar aşağıda yaşamı üretenleri gasp eden ve hoşnut kalmadıklarına kıyan kişiydi.     

İşçi sınıfının terinden ve kokusundan çıkmış tekno müziğinin country’den pek bir farkı yoktu başlarda; her ikisi de ağır yükler altında olmalarına karşın bir şeyleri değiştirme konusunda  büyük bir iddia taşımayan dinleyicisinin dünya görüşünü yansıtıyordu. Hardcore, kesinlikle, işçi sınıfının hafta sonunu boş bırakması, tüm haftanın boğucu çalışma ritminden sonra eğlenmesi için uydurulmuş, daha da pesimisti, insanı hiçte insani olmayan bir boşaltıma tabii tutan, robotlaştırılmış işçiler yaratmayı amaçlamıştı. Hardcore’un potansiyelinde işçi sınıfının güvenlik şamandırası olmasının ötesinde, daha fazla bir şey vardı; o da denizdeki sert dalgalar kadar şiddetli esişiyle, gölge boksuna benzer dansı ile sahip olduğu soyut kızgınlıktı. Bu politika dışı, Public Enemy öncesi apolitik kızgınlığı anımsatıyordu. Örneğin eskiden farklı olarak bugün, savaş karşısındaki duruşunu (duygulardan ve sağduyudan kaynaklanan bir biçimde), sistem karşıtı bir güce dönüştürememesi buna işaret eder.

Tekno, ne yazık ki hiçbir zaman ajit-prop’un ümit veren yollarından biri olmadı. ‘92’nin Rave’i, ‘88’in Rave’inden daha farklı ve daha karanlıktı; ancak hardcore’un paradoksunu sergiliyordu. Tekno-house’lar işçi sınıfının kimseye zarar vermeden, her türlü çılgınlığı yapabildikleri yerler olarak kullanılmaktayken, aynı zamanda tinsel bir özgücü ortaya çıkarmıştı. Ütopik bir yarını düşünen dijital derviş dansını andırır tapınmaları vardı. İşçi gençliğinin teselli kültürünün bir parçası olmuştu. Hard-tekno ise nefes kesici bir fırtına olarak, eşitsiz toplumdaki insanların üzerine eğreti bir elbise şeklinde oturmuş; tıpkı bir zamanların The Stooges’ı, Black Sabbath’ı ya da Sex Pistols’ı gibi iş görmüştü.  

Ultramarine, ilk kez folk-caz ve tekno ritimlerinin alabildiğine doğal bir rahatlıkla harmanlandığı, önce Brainiak ve sonra Rough Trade’den yayınlanan iki farklı sürümü bulunan albümleri “Every Man and Woman is a Star” ile (maalesef yalnızca İngiltere’de) beğeni kazanmıştı. Wyatt sample’ları ve Ayers’ın ‘Weird Gear’ adlı lirik çalışmasının bulunduğu albüm, akustik, elektronik ve uzun boşlukların sentezlendiği başarılı bir çalışmaydı. Ultramarine bununla ilk home-listening elektronik grup olarak para kazandı ve ünlendi.

Ultramarine’in Paul Hammond ve Ian Cooper’ı, Levellers, Carter USM gibi modern folk karakterli birçok topluluk arasından dikkatleri üzerine çeker. İkili, Londra’dan 50 mil uzaklıktaki Maldon – Essex’den olmalarına rağmen, Canterbury’li olarak bilinirler. Bu çok doğaldı, çünkü iki bölgede Londra’ya yakın ve birbirlerine benzer özgün karakterleri vardı. Adını bir önceki avangart projeleri A Primary Industry’nin albümünden, Malcolm Lowry’nin kitabından, Meksika tekilasından ve son olarak da mavinin bir çeşidinden alan ikili, tarzlarını ‘mistik tekno’ ve 70’lerin hi-tech dans müziğinin (Canterbury art-rock’çıları Wyatt, Kevin Ayers ve Caravan’da görülen) pastoral yapısıyla destekliyordu. Çoğul müzikal yaklaşımların aritmetik toplamı, onların Canterbury tarzına olan gönül bağları ifade ediyordu. Bir yıl sonra çıkardıkları ikinci albüm “United Kingdom”da, hem 70’li yılların iki vitrin grubuna (Traffic ve Soft Machine) duydukları çılgınca sevgiyi, hem de o günlerin büyüleyici atmosferine özgü sadakati, Soft Machine’in solist ve davulcusu Wyatt ile iki şarkılık beraberlikte dile getirdiler. Geride kalan parçalarda Caravan’ın Jimmy Hastings’i eşlik etti. 

Wyatt’ın vokal yaptığı ‘Kingdom’ ve ‘Happyland’in hamuru, Camden folk çevresinde yoğrulmuş. ‘Kingdom’, albümün ilk single’ı, 1848’de Ernest Jones tarafından yazılmış, orijinal adı ‘Song Of Lover Classes’. ‘United Kingdom’ aslında Avrupa’da bir çok birleşmemiş krallık olduğu sürece ironik bir isim. Bu parçanın liriklerinin bulunduğu kitapta hiçbir bilgi ya da not yoktu ve Wyatt hemen bir melodi yazmış bu sözler için. 19. yüzyıla ait bu iki pastoral parçaya, Wyatt’ın eski solo çalışmalarında sıklıkla kullandığı bebek konuşmaları eklenmiş. Albümün büyük bir kısmına Wyatt fiilen katılmasa da, sesi çok derinlerden gelen bir enstrüman gibi ayırt ediliyor, derin birikimi ve yönlendirici statüsü hissediliyor.

Wyatt, 90’ların başına (yani o talihsiz partinin kendini bitirişine) kadar, Britanya Komünist Partisi’nin, Stalin’in tarihsel haklılığını teslim eden namuslu ve geleneksel sol eğilimli bir üyesi idi. Uzun süre ağırlıklı olarak bu çizgideki yazıların yer aldığı Morning Star’daki çalışmaları da, Glasnost (açıklık) sonrası, geleneksel solun içine düştüğü bunalımın kendisine yaşattığı hayal kırıklığının da etkisiyle zayıf ve kasvetliydi. Scritti Politti’nin ardından, Ultramarine ile yaptığı çalışma, onun İngiliz rock çevrelerinde, tekrar umut ışığı olarak parlayacağının müjdecisi oldu.

“United Kingdom”da iki gemi yan yana; Klasiğin ve modernin, modanın ve demodenin iç içe yaşadığı tekleşmiş bir atmosfer var. Demode çünkü, müzikal çizgileri 70’lerin sonlarında geniş yankılar uyandıran caz etkili rock’a yakın. Moda çünkü, Shamen’den Orbital’a, oradan da Drum Club’a dek uzanan, pek çok ismin bulaştığı tekno ve rave sonrası ritimleri, onları doğrudan etkiledi. Tam bir İngiliz deneyselliği. Kinks, nasıl ki önceleri taşra ve yeşille ilgili kırsal parçalar yapıyor; aynı zamanda, herkes onların fena halde İngiliz olduğunu söylüyorsa, Ultramarine de İngiliz kültürü üzerine fazlasıyla yoğunlaşıyor. King Arthur, Guinivere ve Merlin’i tarihsel figürler olarak içeren albümleri, bu karakterlerden nasibini fazlasıyla alıyor. Hatta Wyatt, İngiliz kültürünün karakteristik sesi olarak, video-klip’de King Arthur kılığına bile girmişti. “United Kingdom”da, pek çok şeyden faydalanmışlardı, ama albüm kendi coğrafyaları ile yabancı kültürlerin arasında zamansız ve mekansız çalışma olarak raflara konmuştu. Sonrasında ikili, sahip oldukları tuhaf elektronik pop-folk damarına tutunarak, ‘95’de yayınladıkları “Bel Air” ile yollarına devam ettiler. Üç yıl sonra da tınıları, geleneksel elektronika ve trip-hop’a yaklaştı.

Ultramarine sadece kullandığı Roland 303S klavyeyle sayesinde tekno diye tarif edilen bir topluluk mu? Ya da bir folk topluluğu mu? Dans müziği mi yapıyorlar? Veya protest parçaların dönemsel manifestosu mu? Bunların hepsi sadece “soru”dan ibaret basitlikler. Çıkışlarını farklı kılan özelliğin, geleneksel bir yapıdan alındığını kabul etmek gerek. Sınıflar mücadelesi ile yoğrulan bu geleneksel yapının insani taraflarına, teknonun avantajlarını dahil ediyorlar. Eklektik değiller; kaynaşım tadı veriyorlar. Ancak 70’lerin caz-rock’çılarına ve post ravecilere oranla daha minimalistler. Aşırı süslemeciliği sevmiyorlar. Ultramarine, tabir-i caizse tam bir işçi sınıfı minimalist folk-teknosu. Hem de işçi sınıfının terinden ve kokusundan utananların yüzünü kızartacak kadar. 

 

Bu yazı Kategorilenmemiş kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>